www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

 ANI çekmeces

Telif hakkı sahibi: Alp ARPAD

İZLENİMLERİM 7

SON BULUŞMA…

Süvari Çavuşu Yakup; Cumhuriyet sayesinde Gazi Yakup Satar… Eskişehirli… 2005 yılında 110 yaşındaydı…

Nişancı Er Ömer; Cumhuriyet sayesinde Gazi Ömer Küyük… Çorum ili, İskilip ilçesi, Çatkara Köylü… 2005 yılında 108 yaşındaydı…

Sıhhiye Onbaşı Veysel; Cumhuriyet sayesinde Gazi Veysel Turan… Konya ili, Sarayönü Kasabalı… 2005 yılında 108 yaşındaydı… 

Ortak özellikleri gözlerinin görmediği, kulaklarının işitmediğiydi. Kimseye muhtaç olmayışlarıydı… Yoksulluklarıydı… Hak etmedikleri yaşam şartlarıydı… Vatan sevgileriydi… Kendileri için bir şey istemeyişleriydi… Atatürkleriydi… Doğaçlama olan, karışılma olmayan çekimlerde hepsi hep Atatürk dedi. Bir kere bile Mustafa Kemâl demediler. Ömer Bey, Cumhur reisim, başkomutanım dedi. Atatürk’ e, Başıma gideceğim, Atatürk’ e okuyacağım, Atatürk’ ün Kabristanına gidiyorum; Başımızı ziyaret edeceğim. Ne kadar emek verdik… dedi. Ötekiler, Atatürk’ ü gördün mü dediler. Ortak özellikleri, açlıkla kıtlıkla da savaşarak dünyanın en haklı savaşında yer almalarındaydı… Savaşa katılma şekilleri ki bu aynı zamanda kahraman olduklarının zaten bir deliliydi… Asaletleriydi… Çok zor konuşabilen bu üç kahramanın insanlığın bütün hâlleri dolu yüzyıllık bakışlarında bu çok belliydi. Yine de göstermek istediğim bir iki nokta var… 

Akıllı evler devrinde tarihe kazınmış şu sözler yüz sekiz yaşındaki Nişancı Er Ömer Beye ait: Evi ne yapacağım. Ölüp gideceğim. Köye okul lâzım, sağlık ocağı lâzım… Komşusunun, “ Her dediğini yapıyorlar. Köprü de istesene! ” dediğinde verdiği yanıt da düşündürücü: Aşağıdaki köprüye yürü! Okul söyledim; inşaatı orda pırıl pırıl parlıyor. Sağlık Ocağı da söyledim. Utanırım; isteyemem! 

Yüz on yaşındaki Süvari Çavuşu Yakup Beyin büyük bir ağırbaşlılık ve sorumluluk içerisinde, kendisine hâlen “Siz” diye seslenen, gelen mektupları ilkokul çocuğu saflığıyla okuyan yaşlı kızına sorduğu şu soru: Cevabını hemen verdik mi? 

Çarıkla savaşmış, romatizmasının kireçlenmeye çevirişinden dolayı uzun yıllar yatağına bağlı kalan ve yanı başındaki Türk Bayrağıyla yaşayan yüz sekiz yaşındaki Sıhhiye Onbaşısı Veysel Beyin, yine yüz sekiz yaşında 450 kilometre yol aşıp Çorumdan Konya’ ya kendisini ziyarete gelen Ömer arkadaşının ayrılırken sıkmak üzere uzattığı eline sarılıp öperek gönül borcunu belli etmesi… 

… ve Veysel Beyin kızının, belden aşağısını kıpırdatamayan babası için, “ Felç değil ama kireçlenme ” demesi… Bütün bunlar asaletin belirtileri değil mi? 

Ben bu yapımda, yoksulluğun asıl zenginliği engelleyemediğini gördüm. “ Kardeşim, arkadaşım, hakkını helâl et ” sözcüklerinin, en yüce makamda, en dolu hâlde sarf edildiğini burada gördüm. Asaletin bedende değil, zihinde olduğunu da bir kez daha gördüm. Öylesine ki olumsuz yaşam şartlarının ağırlığını çok net görüyor ama hissetmiyorsunuz bile! Onlarla mutlu oluyor, onlarla yaşıyorsunuz.   

Gerçekten, denildiği gibi bu film, bir Kardeşlik, bir Veda Öyküsü. Son belge.

Unutulmayacak doğal replikler, monologlar, söylevler vardı: 

Yakup Beyin, “ Vatanınızın, elinizdekinin kıymetini bilin ” , “ Bizim askerimiz hiç katiyen düşmandan korkmaz. Bizi mahveden açlık, susuzluk, elbisesizlik… Bunlar bizi mahveden. Yoksa gâvurların hiçbir tanesi bize karşı koyamazlar. ” ve her sözün sonuna eklediği, “ meselâ ki ” …  

Atatürk’ e asker oldum… ”  deyişini ilk defa Gazi Yakup Satar’ dan duydum; şu ana kadar Kurtuluş savaşını, Atatürk’ ü ve yaptıklarını anlatan en yüce, en kısa deyiş!  

Veysel Beyin, “ Yumruk kadar ekmek çamur, yumruk kadar o da varsa… Bir arkadaş şehit olacak da onun silâhını alacaksın… Silâh yok… ”   veya karşısındakinin sözlerine nefesi yetmediğinde katılmak için kısaca kendine has, “ He… ” deyişleri...

Ömer Beyin, “ Oradan nasıl sürdüysek denize, kefesini sürdük arkadaş…”  veya “ Bir tekini bırakmadık öylece hasır gibi serdik orada da… ” , “ Hey yavrular, hey ” , “ Bir harbe girmeyince bilmiyorsun neyin ne olduğu, ne açlık aklına geliyor ne şeylik… ” deyişi…  

Yüz yaşından sonra sakal taradılar, önce ben demeden tayın bölüştüler, helâlleştiler.  

Öyle güzel bir müziği var ki filmin.  Anlamlı melodisi tam da filmi anlatıyor. Abartısı yok. Eksiği hiç yok. Oturmuş… Müziği yapan da icra edenler de film bu, müzik bu dedirtiyor… 

Çok insanca bir film olmuş. O kadar insanca ki dört sahnenin etkisinden kurtulamıyorum; kurtulmak da istemiyorum… 

Veysel Bey, pek kıpırdayamıyor. Pek göremiyor. İnsan dolusu Ömer arkadaşının titrek elindeki tarakla kendisine yaklaştığını seziyor. Gövdesini yukarıya ittiriyor. Sağ yanında, alt hizadaki kardeşine doğru başını, sanki son gücüyle yamultuyor. Yüzünde öyle bir tebessüm var ki! Hiçbir canlıda olmaz! Kan kardeşten öte, dosttan öte ancak insanlığın en yüce makamındakilerinin taşıyabileceği saygı, sevgi, kaderdaşlık, mutluluk, ispat dolu, anlatılması çok güç bir gülümseme! Ömer Bey, kendini hafifçe sola, yukarıya doğru kaldırıp o da Veysel Beyin sakalına doğru yamuluyor. Başlıyor taramaya ama ne tarama! Saygıyla, sevgiyle, istekle, içten gelen görev aşkıyla, vatan millet aşkıyla, kardeşten ileri arkadaş aşkıyla, Allah aşkıyla… Hayatta yapabileceği en iyi işi en iyi şekilde yaparcasına insan insan gülümseyerek tarıyor. Son gücüyle o tarıyor; son gücüyle öteki taratıyor… Siz bu tarama hiç bitmesin istiyorsunuz. Tarama devam ettikçe güzelleşiyor, yüceleşiyorlar. İletişimin en üst noktasını taşıyan bu paylaşma, sanırım Veysel Beyin aldığı son, en büyük hediyeydi…  

Yukarıda andığım gibi Veysel Bey, kardeşiyle ayrılması sırasında yüzüne bütün bedeniyle kapanıp sarılan, seven Ömer Beyin kendisine sıkmak için uzattığı elini iki eli arasına alıp öptüğü sahne ve arkasından insanlık tarihinden bu yana gelen bütün yüce anlamlarla dolu. Aynı sahnenin en sonundaki, çok sevimli şivesiyle, lâl değil ama lal şeklinde seslendirdiği, “ Helalleştik… ”  deyişini takip eden "Artık ölebilirim” ifadesi... 

Yaşlı bedenini inanılması güç bir istek ve kuvvetle Konya’ dan Eşkişehir’ e 350 kilometre daha sürükleyen Ömer Bey, en yaşlı Gazi arkadaşı Yakup Beyle bir ara yan yana kanepeye otururlar. İkramları çay ve bisküvidir. Her ikisinin de önünde yeteri kadar ikisinden de vardır. İşte Yakup Beyin kendi çayını kardeşine ikram etmesiyle başlar bu sahne. “ Sen iç, iç ” der öteki. Bu Yakup Beyi kesmez, bu kez de bisküvi tabağını solundaki Ömer silâhdaşına uzatarak en sevgi dolu yüz on yaşındaki sesle, “ Buyurun Kardeşim ”  der.  Kardeşi bir tane alır ama Yakup Bey tabağı geriye çekmez; biraz daha alması için tutmaya devam eder. Burada Ömer’ in öylesine bir “ Yeter,  yeter! ” deyişi var ki sanki er olmuş yeniden; yetkin ve etkin. Fazlasını da istemiyor; kanaatkâr ama bunun yanında gösterilen sevgiden, saygıdan, dolayı mutluluktan şımarmışlığı da deminki gururu kadar çok sempatik… 

… ve en son sahne: Köyüne dönen Ömer Bey kendisini yapımı devam eden okulun yanında, öğrenci ordusu içinde bulur. Mavi önlüklü çocuklar her bir tarafından “ Dede, okulumuz ne zaman bitecek? Dede sınıflara ne zaman oturacağız? ” sorularıyla çekiştirmektedir. Güneşin, kuş ve çocuk seslerinin ortasında kalan gülen dedenin yüzü en az ortalık kadar aydınlıktır… Neden olduğu yapımı süren okul binası için söylediği gibi “ Pırıl pırıl parlamakta ” dır.  

Çok sıcak bir yapıt olmuş. Aklımda gazilerim, “ Devrim Arabaları ” nın 18:3o matinesine gittim. Oradan çıkınca komşu semtteki sinemaya 21: 3o suaresine, beşinci kez Gazilerimi seyretmeye büyük bir coşkuyla uçtum. Sıcacık ana baba evime gider gibi bir hisse kapıldım… Aynı koltuğa oturduğumda, kar yağarken evinizin kapısını açtığınızda yüzünüze vuran sıcaklık gibi bir tarifsiz bir hoşluk kapladı içimi. 

Mustafa’ nın sonunda seyircilerin casting yazılarının bitmesini beklemeden henüz karanlık salonu şaşkınlık ve biraz da kızgınlıkla terk ettiğine şahit olmuştum. Son Buluşma’ daysa aksi oldu. Bırakın kapanış jeneriğini, makara bitip ışıklar yanmasına rağmen seyirciler yerlerinden kıpırdamıyordu. Hepsi kader birliği etmişçesine bir taraftan da kaçırmaya çalıştığı nemli gözlerini birbirine çeviriyordu. O kadar saygın, boynu bükük sessiz bir oturuş vardı ki görevli bile kapıda anlayış dolu bakışlarla sadece bekliyordu. Sanki seyirciler oturunca hiçbir şey yok olmayacaktı…             

www.sonbulusma.com’ a girin. Fragmanı seyredin. Filme gidin. CD sini, DVD sini alın.. Bakın… Sadece 19 Eylül Gaziler Gününde değil; iyi gitmeyen bir şeyler olduğunda çıkarıp çıkarıp seyredin…  

Ne yaptığınızı söylemek bana düşmez; siz benden iyi biliyorsunuzdur ama bırakın bir de ben diyeyim: Ne büyük bir iş yaptığınızı biliyor musunuz Sayın Nesli Çölgeçen?

İster film deyin ister belgesel, SON BULUŞMA çok önemli olduğunun yanı sıra çok da güzel bir yapıt olmuş; Kurtuluş Savaşımızın En Son Noktası bir başyapıt…

Ömer Dede göremedi ama çocuklar için istediği okul bitti; onun deyişiyle pırıl pırıl parlıyor, orda…  

Yakup Dede göremeyecek ama kızları, “ Yakup Dede, seni dedem gibi seviyorum; sağsın değil mi? Sakın ölme! ” tümceli ilkokul masumluğundaki soruları boğazları düğümlenerek yanıtlayacaklar… 

Ben kuvvetle inanıyorum ki kimsenin çağırmamasına karşın on beş yaşında atlı arabasıyla o günün şartlarında Konya’ dan Ankara’ ya gelip Atatürk’ ün ordusuna gönüllü olarak katılan Veysel Dede’ nin kullandığı arabası da atı da kanatlanmış, gökyüzünde şehitleri gazileri dolaştırıyor; bu muazzez vatanı kolluyorlar…  

Süvari Çavuşu Yakup; Cumhuriyet sayesinde Gazi Yakup Satar… 2 Nisan 2008 de 113 yaşında kalplerimizi, dualarımızı, şükranlarımızı da alarak şehit ve gazi kardeşlerinin ve Atatürkünün yanına gitti…

Nişancı Er Ömer; Cumhuriyet sayesinde Gazi Ömer Küyük… 12 Ocak 2006 da, 109 yaşında kalplerimizi, dualarımızı, şükranlarımızı da alarak şehit ve gazi kardeşlerinin ve Atatürkünün yanına gitti…

Sıhhiye onbaşı Veysel; Cumhuriyet sayesinde Gazi Veysel Turan… 25 Mart 2007 de, 110 yaşında, kalplerimizi, dualarımızı, şükranlarımızı da alarak şehit ve gazi kardeşlerinin ve Atatürkünün yanına gitti… 

Asıl sizler bizlere hakkınızı helâl edin…

 

: Alp ARPAD,  04 Aralık 2008, 01:53, Ankara                                                                                    Diğer bir ANI için

                            

Bir Önceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt