www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ANI çekmecesi
Telif hakkı sahibi: Alp ARPAD
Dört değerli insana; sınıf arkadaşlarım Nilgün, Münire, Ahmet Göksel ve Tanju' ya yeni yıl armağanımdır
SON TAŞ
|
Ayrılalı tam on beş yıl olmuştu. On beş yılın orta yaşlardaki anlamını çok daha sonra anlayacaktım ama ilkokulun son sınıflarındaki bir çocuk için yeni bir dünya oluşması anlamına geldiğini biliyordum. Öyle ki bir dünya ki çok karmakarışık, karmaşık ama bir o kadar da basit! İşte o karmaşalıkla basitlik arasında gidip gelirken karmakarışık olduğumda hemen limana sığınıp fırtınayı atlatmanın en akılcı yol olduğunu da deneyerek öğrenmiştim herhâlde? Limanın taşları bana göre dünyanın en seçkin, en sağlam temel taşlarıydı: Anam, babam ve İlkokulanam... Öylesine sağlamdı ki onların eğitim ve öğretileri; yeri geldiğinde şansızlığa bile meydan okuyabiliyorlardı. İyi arkadaşlarımın ve iyi çevremin de tam burada hakkını vermeliyim... Sığınırdım limana işte öylesine! Sığınır ve beklerdim; emin sularda, ninni beşiğinin geliş gidişteki sığ dalgalanmalarında... Ortalık sütliman olduğunda yeniden denizlere açılırdım. Biraz daha ustalaşmış bir denizci olarak... Bir gün tecrübelerimde olmayan çok ağır bir fırtınayla karşılaşmıştım. Limana sığınmaktan biraz daha fazlası gerekti galiba. Çevredeki parke taşlarında dolaştım bir süre. Bir türlü dinginleşemiyordum. Anladım ki bu kez beni çağıran bilinmedik denizlerdi. Yola çıkmaya karar verdiğimde temel taşlarımdan ikisi zaten izinlerini vermiş, nemli gözlerle arkamdan el sallıyorlardı. Gitmeden önce zaman, yer, uzaklık kavramlarını unutmuş olarak Son Taş' a doğru seyrettiğimi fark ettim. Özlemiştim; elini öpüp hayır duasını almak istiyordum. Yaşınız büyüdükçe ölçüler küçülür. Eskiden bulvar gelen şimdi cadde, cadde gelen şimdi sokaktır. Eski gökdelen, şimdi sadece sıradan bir apartmandır. Nedense Fatih, Çarşamba' daki Yavuz Sultan Selim İlkokulu' nun aradan geçen yıllara karşın ölçüsü değişmemişti! Yine kocaman, yine anlamlı, yine saygındı. Bahçede, bir zamanki benlerin arasından, onların sevinçli zıplamalarından hayat bulup rahatsız etmemeye çalışarak geçip büyük bir heyecanla eski merdivenlerimi tırmandım. Üst kattaki idareci odasına gitmek üzere birinci kattan sağa saptım. O sıra teneffüsün bittiğini bildiren zil çaldı. Bir zamanki benler, benim bu benzetmemi boşa çıkartmayacak şekilde şımarık şımarık sınıflarına girdiler. Yürüyünce arkasından toz bulutları kalkıp inen Mutlu Red Kit kıvamına girmiş olduğum hâlde, Müdür Beyin kapısını çaldım. Büyük bir nezaketle beni içeriye davet etti. Ne istediğimi öğrenince coşkuyla ayağa kalktı. " Odadan dışarı çıktığınızda sağdan ikinci kapı " diyerek adresi netleştirdi. Bu aynı zamanda, " Siz dersin bitmesini beklemeyin! Benden izni aldınız; şimdi gidip öğretmeninizi görebilirsiniz " demekti. Demek, aynı okuldaydı. Bu kadar yakın olduğunu, bu kadar çabuk bulacağımı sanmıyordum! O sevinçle, bana on beş yaş daha yakın Müdür Beyin neredeyse elini öpecektim. Gerekli teşekkürlerimi ve saygılarımı belirttikten sonra iznini istedim ve sağdan ikinci kapıya gitmek için odadan çıktım. Müdür Beyin kapısını, girerken kapattığımdan çok daha fazla bir sessizlikte kapatmaya özen gösterdim. Zira sınıflar kısa bir süredir dersteydi. Sağdan ikinci kapı sanki iki mahalle ötedeydi. Ne yapabilirdim? Hızla düşünmeye başladım. Kapıyı çalacaktım. İnşallah ve inşallah tanımakta güçlük çekmeyeceğim öğretmenimin bütün sınıf önünde elini öpüp özür dileyecek, Müdür Beyin iznini belirtecek, koridordaki üç beş dakikalık görüşmeden sonra tekrar elini öpüp yurt dışına, İngiltere' ye yapacağım yolculuğa başlayacaktım... Sağdan ikinci kapı iki adım ötedeydi. Sessiz koridorda, o kapının önünde bir hanımefendi duruyordu. Yorgun ama asla yaşlanmayacak; Tanrı' nın özenerek, ölçerek çevirdiği çok zarif bir yayı andıran çenesinden başlayan, çağdaş, düşünen, eğiten, öğreten, koruyan; kararlı, keskin, mücadeleci; elmacık kemiğinin yukarıya kadar kadar götürüp gözlerine noktalattığı çizgileriyle; bağımsızlık imleği kaşları, bayrak gibi dalgalanan koyu renkli saçları, açık ve aydınlık alnıyla; ahlâk ve erdem duruşunun ilk günkü dikliğiyle; onun değişmeyen sevecenliğiyle, bana bakıyordu. Yüzünde mutlunun mutlusu bir gülümseme vardı; tanımamaktan korktuğum hanımefendinin! O zaman iyice anladım ki derin iz bırakan değerleri hatırlamak için, olabilirse, önce unutmak gerekti! — Hoş geldin Alp! Seni bekledim. Derse başlamadım! — Sağ olun öğretmenim. Verin, elinizi öpeyim... Olması gerekenden daha fazla bir sessizlik içindeki sınıf dikkatimi çekti birden. En az seksen adet, pırıl pırıl, zeki, tertemiz, günahsız, heyecan dolu, cam misket göz, pür dikkat bana bakıyordu. Onların da yüzünde, öğretmenimiz Müzeyyen GÜNAYDIN' ın yüzündeki aynı mutlunun mutlusu bir gülümseme vardı. Sessizliği, yutkuna yutkuna ben bozdum: — Sizi görmeye geldim. Elinizi öpmeye geldim. Sizi çok özledim öğretmenim... — Biliyorum Alp! Dersimi bitirmemi beklersin değil mi oğlum? Yaklaşık kırk dakika var? — Tabii öğretmenim. Verin elinizi bir daha öpeyim. İyi dersler... Sınıfa, akıllı, zeki, gülümseyen boncuklara tüm sevecenliğimle el salladım...
Kırk dakikayı harcamak üzere çevredeki en yakın çaycıya gittim. Maalesef o günlerde içiyordum; bir sigara yaktım. Tam kıvamında demlenmiş çayımdan bir yudum aldım. Fırtınalar, dalgalanmalar, durulmalar... Birden saate baktım. Trenin Sirkeci' den kalkmasına otuz dakika kalmıştı. Ben Çarşamba' daydım. O yıllarda henüz cep telefonu yoktu. Hoş, çay ocaklarında da normal telefon bile yoktu! Okul... Öğretmenim... Açıklama... Koca Bavul... Tren... Son bir çaresizlikle ocakçıya döndüm: — Yavuz Selim İlkokulu' nun telefonunu biliyor musunuz? — Ne okulu? Ne telefonu? — Yok bir şey! Borcum ne kadar? Çok acelem var!
Taksi, München İşçi Treni' ne iki üç dakika kala yetiştirdi. Almanya ve Paris aktarmalı, üçüncü Londra seferime böyle çıktım. Yolculuğumun ilk günlerinde hep dua ettim: öğretmenim inşallah yanlış anlamamıştır diye. Yolculuğumun ilk günlerinde hep şunu düşündüm: Koridordan bir anda geçenin Alp olduğunu anlayıp kendisine geleceğini sezen öğretmenim, Alp' in geçerli bir nedenle ortadan yok olduğunu da sezerdi. Onu özleyip ona ihtiyacım olduğunu bilen öğretmenim, eminim ki bunu da anlardı. Buna güvendim hep; düşündüğüme inandım hep. Bunca yıl böyle avuttum kendimi... İyi ki öpmüşüm elinizi bir kez daha öğretmenim... |
Müzeyyen Günaydın Hanımefendi' nin anısına saygıyla...
( 01.06.1920 - 08.08.2011 )
Lütfen Bağlantı' ya Tıklayınız
:
Alp ARPAD,
29.12.2007, 23:15,
Ankara