www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

 ANI çekmeces

Güncenin ve Fotografların Telif Hakkı Sahibi: Fatma ÖZDİREK

İRAN PAKİSTAN GÜNCESİ

- II -

02.11.1995 – İsfahan

Murteza sabahın ilk ışıklarıyla bizi Pol - e - Khaju’ya bıraktı. Saat onda Reza ile buluşuncaya kadar buraları fotograflayabilecektim. Pol - e - Khaju, Si - o - Sepol ve Pol - e - Abuzar köprülerinde fotograf çekip, Ermeni kiliselerinin olduğu mahalleye geçtik. Türkçe bilen kilise görevlisi, ricamız üzerine kapıları açıp bizi içeri aldı. Bir başka Ermeni kilisesine geçtik. Bizim ziyaretimiz sırasında bir resmin restorasyonuyla ilgileniyorlardı. Kiliselerin bulunduğu bu mahallede dolaşırken yolda Gregoryen bir din adamına rastlayıp, Türkçe olarak sohbet ettik. “ İstanbul’ da Ermeni var mı? ” diye sordu. Biri çok yakın dostum, diğeri hem onun ağabeyi hem de benim çalıştığım şirketin ortağı olan Özkeskinleri ve diğer Ermeni arkadaşlarımı anlattım. Oradan Bethlehem Katedrali' ne geçip içindeki kütüphane ve müzeyi de ziyaret ettik. Burada çok eski bir Ermenistan haritası gördük. Ülkemizin büyük bir kısmı Ermenistan' a ait olarak gösteriliyordu. Müzede çeşitli el işleri yanında, Ağrı Dağı ve Akdamar adasındaki kilisenin resimleri duvarları süslüyor. İsfahan’ daki kiliseler İslâm mimarisinden izler taşıyor ve çok etkileyici. Kubbeleri olağanüstü ve binanın alt kısmı maviyle sarının hâkim olduğu çinilerle kaplânmış. Kilise ve mahalleyi ziyaret ve fotograf çekimlerinden sonra Pol - e - Abuzar ve Pol - e - Felezzi köprülerine uğrayarak, İmam meydanına geçtik. Pol - e - Felezzi’den Pol - e - Marnan görünüyor, ama yanına gitmek zaman sorunumuzdan mümkün olmadı. Trafik yoğun olduğu için randevumuza da biraz geç kaldık. Yollarda karşılaştığımız Azerilerle sohbet ettik. Buralarda herkes turistlerle sohbet etmek istiyor, özellikle kadınlar. 

Reza ve Murteza ile buluşup Büyük Cami' ye gittik. Bu arada Murteza’ ya trafik cezası yazdılar. İran’ da trafik cezaları oldukça yüksek bir meblağ tutuyormuş; çok üzüldüm. Onlar bizi camiye bırakıp, arabanın sorunu için gittiler. Büyük Caminin yüksek duvarlarla çevrili bahçesine caddedeki basit bir kapıdan giriliyor. Üzerinde simsiyah bez pankartlarda beyaz Farsça yazılar ve kocaman birkaç İmam Humeyni ve molla fotografı var. Bahçenin ortasındaki cami paket tuğlalarla yapılmış kare bir mimariye sahip. Mimarisi insanı âdeta büyülüyor. İçi sütunlar ve basık kemerlerle desteklenmiş. Kubbesi çok büyük, tahta oyma yazılarla süslü. Bahçeye açılan iki kapısı var. Burada camilerin avlusunun ortasında kocaman bir havuz oluyor ve herkes orada aptes alıyor. Saatlerce bu camiden ayrılamadık. Buradan çıkınca çok ilginç sokaklara girdik. Önümüze bir kule çıktı. İzlediğimiz bu yol bizi Haruni ( İmam Reza’ nın kardeşi ) camiine götürdü. İran’ da camii içlerinde mutlaka bir türbe oluyor. Burada da var ve kilise gibi resimlerle süslü. Bu resimler çoğunlukla Hz. Ali’ ye ait. Hz. Ali tıpkı kilise resimlerinde Hz. İsa’ nın başında bulunan hare ( ışık, nur ) ile betimlenmiş. Buraları ziyaret eden insanlar, kapılara, yatırlara, resimlere yüz sürüp, dua ediyorlar. 

Bozuk paramız olmadığı için ekmek alamıyoruz. Para bozduramadığımızı gören bir genç ekmek paramızı ödedi de açlığımızı bastırdık. Türkiye’ ye telefon etmek için postane aradık. Burada mektup ve telefon postaneleri ayrı. Telefon postanesi sorduğumuz bir özel otomobil sürücüsü “ Buyurun ben sizi götüreyim ” deyip, bizi arabasına buyur etti. Bizi postaneye götürdü ama öncesinde pazarlık etmeyi düşünmediğimiz için yüksek bir bedel ödedik. Oysa Tahran’ da özellikle trafiğin yoğun olduğu saatlerde, özel arabaların da taşımacılık yaptığını biliyorduk. 

Tekrar İmam meydanına döndük. Bu şehir, tanıdıkça beni etkiliyordu. En korktuğum sözcük “ ihanet ” düşüncelerimde gidiş gelişe başlamıştı. Yoksa ben üstüne asla gül koklayamayacağım daimi sevgilim İstanbul’ a ihanet mi ediyordum? Ya da İsfahan bana yâr üstüne yâr sevmenin mümkün olabileceğini mi öğretiyordu? Dışımdaki dünyayı unutmuş kafamda bu düşüncelerle yürürken Si - o -Sepol’ e vardık.  

Bugün İsfahan’ da son günümüz. Zayenderud nehrinin hayat verdiği bu kenti nasıl özleyeceğim. Köprülerini, mimarisini, doğasını, tertemiz sokaklarını, hatta tanımadığım, bilmediğim insanlarını. Nasıl ki İstanbul boğazında dolaşmak, şirinler şirini şehir hatları vapurları ile karşıdan karşıya geçmek beni mutlu ediyorsa, bu köprüler üzerinde dolaşmak da bana benzer mutluluğu veriyor. Kendimi Zayenderud’ a düşmüş bir yaprak olarak düşlüyorum. Suyun aktığı yönde gitsem, gitsem... Köprülerin altlarını, suyun içindekileri, nehrin tüm uzantısını görsem, tanısam... 

Artık gitme zamanı, akşama Minalar gelecek, onlara ikram için hazırlık yapmak gerek. Buranın rengârenk pasta ve kurabiyelerinden aldım. Misafirhane kentin dışında. Gece ışıklandırılmış köprüler ve bunların Zayenderud nehrindeki yansımalarının büyüsünden kurtulamadığımdan bu kentten ayrılmak istemiyorum. 

Bu ruh halinde, bir fotograf bir fotograf daha diyerek Pol - e - Khaju’ yu fotograflarken objektifim nehre uçtu. “ Güzelim şehir… Ruhumu aldın, bari objektifimi bana geri ver! ” dediğimi duydu sanırım. Nehrin kıyısındaki çimenlere yatıp kolumu omzuma kadar suya sokunca bu koca nehirde bir mucize eseri onu bulabildim. Benim güzelim orijinal Canon objektifimin sudan çıkışı, elimin titremesiyle balığın sudan çıkışı gibiydi. Üstünden sular akıyor, bir balık gibi ölüme direniyordu. Oysa muhtemelen ölecekti. Ben de anlamıştım ki buradan ayrılacak ama kalbimin bir kısmını burada bırakacaktım… Misafirhaneye dönünce objektifi kaloriferin üzerine koyup kurutmak gibi bir hata yaptım. Doğal ortamda kurumadığından içinde lekeler oluştu. 

Konuklarımız geldi, geç saatlere kadar sohbet edip eğlendik. Reza, Meşhed’ e uçak bulamamış. Bu biraz keyfimizi kaçırdı zira işe yetişmesi gerekiyordu. Yarın Ateşgâh’ a gitmek için program yaptık. 

03.11.1995 – İsfahan 

Tan ağarmadan Murteza’ nın kamyonetine, ben ve Azam öne, diğerleri arkadaki açık bölüme olmak üzere yerleştik. Soğuk bıçak gibi kesiyor. Murteza bizi Ateşgâh’ a bırakıp Mina’ yı işe götürmek için evine döndü. Bugün Cuma İran’ da tatil günü. Mina bir hastanede hemşire olduğu için bugün nöbetçi, yarın izinli olacakmış. Dostların bizim için böyle koşturmalarına çok üzülüyorum, bütün düzenleri bizim yüzümüzden bozuldu.  

Ateşgâh, Zerdüştilerin tapınağı ( Farsça’ da ateş yeri ) demekmiş. Zerdüştlerin kutsal simgesi ateş, hiç sönmeden yanmaya devam eden ateşin olduğu mekân Ateşgâh. ( Zerdüştlük ise; M.Ö. VII. YY’da İran’ da efsaneleşmiş bir kişinin ikicilik ilkelerine göre kurduğu ve öğretisi Avesta adlı kitapta toplânan din). İsfahan’ dan oldukça uzak bir tepede, Ateşgâh diye gittiğimiz yerde bugün kullanılmayan sessizlik kulesi var. Zerdüştlerin ölülerini kuşlara terk ettikleri bu kule, harap durumda. Buraya vardığımızda bir grup İbrahim Tatlıses kaseti dinleyip, çay içiyordu. Bize de çay ikram ettiler. Bizim kızlar da evden yiyecek getirmiş onları paylaşıp sohbet ettik. Kızlarımız da Zerdüşt. Bir süre Friedrich Nitzche, Hermann Hesse ve Şamanizm hakkında konuştuk. Raziye, ağabeyinin yazar ve illegal sosyalist bir partinin üyesi olduğunu, bu nedenle yurtdışında yaşadığını söyledi. Azam ile de kardeş çocukları oluyorlarmış. Sohbete doyum olmuyordu olmasına da, benim asla doyamadığımsa sabahın sunduğu bu yumuşacık fotograf ışığıydı. Onları baş başa bırakıp fotograf derdine düştüm. Bulunduğumuz tepenin diğer yanından yukarıya tırmanmaya başladım. Kendimi fotografa öylesine kaptırmışım ki, çantamı koyduğum yerin bir uçurum olduğunu çantam kaymaya başlayınca, anlayıp dondum. Yükseklik korkum da tutunca aşağı inmeyi güçlükle başardım. Ateşgâh’ ın olduğu tepeden, uzakta sisler içindeki İsfahan bir görünüp bir kayboluyor. Karşımdaki dağlar, nehir, kent gün doğumunda göz alabildiğine sis ile düşsel görüntüler oluşturuyor.

Dönüş sırasında sessizlik kulesini başka açıdan da fotograflayabilmek için arkadaşlardan ayrılıp otobana koşturdum. Sabahın ilk saatlerinde otobanda garip kıyafetiyle elinde fotograf makineli bir hatun, dikkat çekmeyecek gibi değil. Muhtemelen herkes bu garip insana bakıp geçiyordu. Motorlu bir genç bakıp geçmekle kalmadı, yanımda durdu ve işler karıştı. Farsça bir şeyler söylüyor. Ne dediğini anlamadım ama pek iyi şeyler söylemediğini gözlerinden anlıyordum. Ondan uzaklaşmak için yolun diğer bölümüne geçtim. O da motosikletle nasıl başardı ise yanıma geldi. Burası bir otoban dört şeritli iki ayrı yol. Baktı Farsça derdini anlatamıyor, işaretle anlatmaya çalıştı. Yine oralı olmadığımı görünce kolumdan çekiştirmeye başladı. Yandaki ağaçlıkları gösterip, beni oraya davet ediyor. Ondan bir şekilde kurtulacağımı biliyorum, ama ya bu arada bir polis gelirse diye de ödüm kopuyor. Nedir bu başıma gelenler? Dün objektifim nehre düştü, bugün bir yamaçtan çantamla aşağı uçuyordum, şimdi de bu gözü karanın teklifi. Hani benim yaptıklarım da pek akıllı işi değil ama niye sonuçları bu kadar sorun yaratıyor? Ben bu arada ona, " arkadaşlarım biraz sonra gelecek, sen o zaman gününü görürsün " demeye çalışıyorum ama onun derdi değil. Kolumdan çekiştirip duruyor. Elinden kurtulup hızla oradan uzaklaşıp arkadaşların yanına koşturdum. Beni beti benzi solmuş nefes nefese koşar gören Reza’ ya durumu açıklamak zorunda kaldım. “ Men şimdi öldürürem onu! ” diyerek o yana koşturdu. Allah’ tan adam beni onlarla görünce tüydü de bir tatsızlık çıkmadı.

Ateşgâh’ dan sonra Minar Comban’ a gittik. İçinde türbesi olan, küçük, şirin bir cami. Minar Comban’ın üstüne çok dar merdivenlerden çıkılıyor. Merdivenler öylesine dar ki, insan sıkışıp kalacağım sanıyor. Çatısı düz, iki küçük ve süslü minaresi var. Minarenin iki bölümünü çapraz yerleştirilmiş latalar tutuyor. Bu minarelerin birini sallayınca diğeri de sallanıyor.

İran’ da cami ve türbeler çok süslü. Kapıları genellikle gümüş ya da bakır işlemeli. Duvarlar ve kubbelerin içi ise ayna kaplama. İnsan ışık seline kapılmış gibi oluyor. Ayrıca bir de çiniler var ki genellikle çiçek, geometrik desen ve dinsel efsaneleri anlatan resimler ve güzel yazı örnekleriyle bezenmiş, anlamlarını çözmek isteyeni esir alıyor, izleyeni içine çekip tutsak ediyor. 

Benim ısrarım üzerine bir kez daha İmam Meydanına uğramaya karar verildi. Bugün meydan kapalı olur diyorlardı, zira meydanda da cuma namazı kılınıyormuş. Meydan boştu boş olmasına, ama camiler polis kordonu altındaydı. Bilmezden gelip polise “İçeri girebilir miyim?” dedim. Saat 14’de açılacağını söyledi. Baktım giriş ümidi yok geri döndüm. Olağanüstü büyük olan bu meydandan bir fotograf çıkartamayacağımı da anladım, zira garip bir sis tabakası var. Arkadaşların yanına dönerken, baktım ellerinde flamalarla çadorlu bir grup kadın geliyor. Hem ürküyor, hem de fotograflamaya çalışıyorum. İstediğim kompozisyonu yakalayamayacağımı anlayınca, arkadaşları bekletmeyeyim diye yanlarına döndüm.  

Yolda bir Kaftanhane' ye ( Kuşluk: Güvercin gübrelerini biriktirmek için yapılmış 4 - 6 m yüksekliğinde konik yapılar ) rastladık. Akşam ışığı da etrafı yalayıp geçiyor. Ricam üzerine biraz burada konakladık. Sabahki otoban olayından sonra artık ne Reza ne de Murteza beni ıssız yerlerde yalnız bırakmıyorlar. Bu durumdan sıkılsam da itiraz edemiyorum. Beni önemsediklerini bilmek de hoşuma gitmiyor değil. 

Burada insanlar ancak kendilerini eve kapatınca özgür davranabiliyorlar. Azam ile Raziye’ nin sokak kıyafetleri eşarp, kısa bir pardösü ve pantolondan oluşuyor. Yani İslam Cumhuriyetinin kurallarına tam uymuyor. Zaten bu kıyafetlerle okula da almıyorlarmış. Kapalı mekâna girip üstlerindeki pardösüyü çıkarınca öylesine şıklar ki. 

Oturarak yapılan uzun süreli sohbetler beni bir süre sonra sıkıyor. Ayrıca en güzel fotograf ışığı zamanı kendimi evde kapana kısılmış bir fare gibi hissediyorum. Neyse ki Reza ve Raziye’ nin güzel sesleriyle söyledikleri şarkı ve okudukları şiirler kapalı ortama dayanma gücü sağlıyor. Yalnız yaşayan insanım, kalabalıklara fazla tahammül edemem, eh biraz da huysuzumdur. Sıradan sohbet başlayınca dayanamaz oldum. Kentten bu kadar uzakta olmasam bir yolunu bulup kendimi dışarı atarım, burada o da olanaksız. Neyse ki, bu sırada Murteza gelip “ Çiftliği görmek ister misin? ” dedi. Bundan daha güzel teklif mi olur? Hemen dışarı fırladım. Efsanevi kuşun adı ile anılan tavuk çiftliği binlerce metrekarelik bir alanda kurulu. Besleme, ısı, aydınlatma, havalandırma, ilâçlama ve yumurtaların toplânıp kutulanması elektronik bir sistemle çalışıyor. Alman Know - How sistemiyle yapılmış.  

Dönüşte bana ne oldu bilmiyorum, aniden bir üşüme... Kaloriferler açık ama ben tir tir titriyorum. Beni sarıp sarmalayıp yatırdılar, gürültülerinden rahatsız olmayayım diye de kapıyı kapadılar. Her sıkıntımda olduğu gibi uykuya sığındım.  

Biraz uyumak iyi geldi, toparlanıp Murtezalara gittik. Mina güzel bir sofra donatmış. Azam “ Bu arkadaş yemeği de olsa özel bir sofrada şık olmak gerekir! ” diyerek beni sürmelerle süsledi. Bir de ben elimi gözüme götürmeyip onları gözümde tutabilsem. Sofrayı yerdeki hayvan figürlü nefis Acem halısının üzerine yaydıkları bir örtü üzerine hazırlamışlar. Herkese bir tabak, kaşık, çatal ve bardak; ayrıca ZamZam “ Pipi ” ( yani İranlıların kolası ), onu da yatık olarak yere bırakmışlar. Yemeklerin her birinden birer kap; balık, tavuk, yoğurtlu ıspanak ( Reza bize gelince yapmıştı da, ben çok sevmiştim ) yeşil salatalar ve minik köfteli, patatesli, üzümlü pilâv çeşitleri...  

Yemekten sonra kasetçalara bir oyun havası koydular. Müziği çok yüksek sesle dinliyorlar, kulaklarımı tırmalıyor. Önce çocuklar oynamaya başladı. Sonra bizim kızlar, sonra Mina ve Murteza. Çok şirin, kaç göç olmayan ilişkileri var. Misafirperverlikleri inanılır gibi değil. Murteza günlerdir bizi taşıyıp ağırlamaktan bitti adetâ. Bu arada votkalar açıldı. Ben önce içmeyeceğim dedim ama dayanamayıp onların bardağından birkaç yudum aldım. Otobüs saatimiz yaklaşıyordu, aceleyle sofrayı topladık.  

Artık ayrılık saati gelip çatmıştı. Hep beraber bizi otogara götürdüler. Kırk yıllık dostlardan ayrılıyormuş gibi etkiledim. Biz Şiraz otobüsüne bindik, Reza da Meşhed otobüsüne. Bizim otobüs kalkana kadar da beklediler. Yolculuğumuz uyuyarak geçti.  

04.11.1995 – Şiraz 

Şiraz’ a saat 5’ de vardık. Her yer zifiri karanlık, soğuktan titriyoruz. Arkadaşım otel bulalım istiyor, bense vakit kaybetmeyip antik kente gitmeyi. Bir minibüs ile saat 6’ ya doğru 30 km. uzaktaki Mervdeşt’ e vardık. İstediğimiz gibi bir otel bulamayınca, bir taksi bulup 20 Dolar' a anlaştık. Akşama kadar bize çevreyi gezdirecek. İlk gezi noktamız Kroş’ un mezarının olduğu Pasargard, Şiraz’ a 70 km. uzaklıkta. Şoförümüzün adı Kuruş imiş. Kroş ile Kuruş arasındaki benzerliği ilginç bulup, şakalaştık. Burada görülecek üç bölüm var; mezar, antik kapı ve antik kent. Fotograf çekip, bekçilerle söyleştik. Şoförümüz oldukça hoş sohbet biri. Yolda bir ara durup ZamZam ve ekmek aldık. Oradan Nakş - e Rüstem’ e geçtik. Kaya mezarları, kabartma ve figürlerle süslü. Burada ayrıca çok büyük bir mezar yapısı da var ( Achaemenian Tombs ). Taşların arasında yerlerde mor pembe arası çok güzel çiçekler, halı dokusu gibi... İnsan yere basmaya kıyamıyor. Pasargard’ da fotograf ve video çeken bir çift dışında kimseye rastlamadık, sanırım onlar da İranlılar. 

İkinci durak Persepolis antik kenti. Meydana çıkılan merdivenlerin yanındaki duvarlar tanrılara adak sunma ve yaşamı anlatan rölyeflerle bezeli. İlk göze çarpan upuzun sütunlar... Üstleri satranç taşlarını anımsatan figürlerle süslü, çok etkileyici bir mekân. Buraya merdivenlerden giriliyor. Merdivenlerin üstü uyduruk bir metal aksamla korumaya alınmış. Görüntüsü estetik olmadığı gibi neye yaradığını da pek anlayamadım. Burayı dolaştıkça gördüm ki bütün önemli kalıntıların üstü metal aksam ve ondülin türü bir şeylerle örtülü. Antik kentin tümünü dolaştık. Hummalı bir tamir çalışması var. Çevrede çocuklar koşturup duruyor. Bir ara benim de peşime takıldılar, ellerinden zor kurtuldum. Bunlardan biri anı olsun deyip 20 kuruş verdi. Burada sadece iki yabancı turiste rastladım. 

Saat 17’ de şoförümüz Kuruş ile buluştuk. Bizi Mervdeşt’ e garaja götürüp Şiraz’ a gidecek bir arabaya yerleştirdi. Bize aldığı yolluk yetmezmiş gibi bir Türkmenle de tanıştırıp, yardımcı olmasını istedi. O da bize yol ve çevreyle ilgili bilgiler verdi. Garajdan otellerin olduğu bölgeye gitmek için bindiğimiz dolmuşta arkadaşın parası çalındı; bana da ufak tefek değmeler oldu. Biraz keyfimiz kaçtı. İlk rastladığımız otele oda sorduk, 12.000 Tümen; oda pis ve içinde tuvalet yok, beğenmedik. Daha sonra uğradıklarımız ise çok daha pahalıydı, yeniden ona dönmek zorunda kaldık. Fakat bu defa oda fiyatı artıp 13.000 oldu. İtirazım üzerine eski fiyattan anlaşıp odaya yerleştik. Odanın pis olması yetmezmiş gibi, tek kişilik iki yatak yerine çift kişilik bir yatak var. Sırt çantalarımızı bırakıp kendimizi sokağa attık. 

Plânsız programsız dolaşırken ışıklandırılmış Şah Şeraz camisine rastladık. Önündeki havuza düşen yansıması ile büyüleyici bir mekâna sahip. Çok yorgun olduğumuz için fazla dolaşamayıp yemek yer yemez otele döndük. 

Pis bir yatakta beraberimde getirdiğim çarşafa uyku tulumu niyetine sarınıp uyudum.  

05.11.1995 - Şiraz

Oldukça geç uyandım. Otelden çıkışta şalvar, buluz ve üzerinde fotograf yeleğinden oluşan giysimi arkadaşım sorun etti. Güya polis giysime itiraz edebilirmiş. Bu güne kadar uygar biri olarak tanıdığım arkadaşımın, birlikte dolaştığı insanın giysisini bile sorun edebileceğini asla düşünemeyeceğim için şaşırıp kaldım. İnatçılığım tuttu ve bu giysi ile çıkmakta direttim. 

Merkeze gidip Meşhed’ e uçak ayarlamak için 50 $ bozdurduk. Kişi başı 17 Dolar civarı uçak biletlerini ayarladık. Meydanda dolaşırken rastladığımız Reza isimli Türkmen bir genç bize rehberlik etmeyi önerdi. Birkaç camii, çarşı ve Kerim Han Kalesi ( zindanı ) gördük. Kerim Han Zindanının dört köşesinde kuleler var. İçinde pek çok tür bitki ve çiçeği barındıran güzel bir yapı. Akşam beraber sinemaya gitmek üzere anlaşıp Reza’ dan ayrıldık. 

Dolaşırken ilginç mimarili bir yapıya rastladık, Şiraz Üniversitesiymiş. Bahçesi yüksek duvarlarla çevrili. İllegal bir şekilde içeriye sızdım. Güller, narenciye bitkileri ve tanımadığım meyveli birkaç ağaç türü bahçeyi süslüyor. Okul bahçesi değil de sanki botanik bahçesi gibi. Oradan tekrar yatık kuleli Kerim Han Kalesi’ ne gidip önündeki çayırlara konuşlanıp yemek yedik. Benim her zaman yemek problemim olduğu için peynir, ekmek ve meyve ile idare ediyorum. Buranın yufka ekmeklerine olduğu gibi meyvelerine de bayılıyorum. 

Reza ile buluşup, sinema bileti aldık. Filmin başlamasına uzun bir süre vardı, çarşıda dolaştık. Filmde kaza geçiren bir kadın için şoför, öğretmen ve tiyatroculardan oluşan bir grubun ilâç bulma konusu işleniyordu. İlginç bulmama rağmen öylesine yavaş bir tempoda seyrediyordu ki, dili Farsça ve görüntüler de sıradan olunca felsefesini anlayamayıp sıkıldım.  

Reza on dokuz yaşında bir genç. Bize “ Ne olur bana bir davet yollayın da Türkiye’ ye gelip buradan kurtulayım.” diyor. Buranın hatunlarının da derdi buralardan kurtulmak. Arkadaşıma da oldukça yakın davranıyorlar. Sürekli yalnızlıktan şikâyet eden arkadaşımsa, gözlerinden çok etkilendiğini söylediği hatunlardan birini olsun kurtarmaktan yana değil. Her insanın kurtuluşunun kendi elinde olduğuna inanan bendeniz, inancıma ters düşen bu esprime kızdım. 

Bugün bir kahvede oturmuş çaylarımızı yudumlarken televizyondaki haberlerin Türkçe okunmaya başladığını izleyip şaşırdık. Reza’ nın bize söylediğine göre. İran televizyonu günün belli saatlerinde çok kısa da olsa, burada yaşayan etnik gruplar için haber programı yapıyormuş. 

Yatacağımız sıra arkadaşım çantasındaki sabun ve kremlerin kaybolduğunu fark etti. O İsfahan’ da çalınmış olduğunu sanıyor. Bence bu olanaksız; herhâlde bir yerde unuttuk. 

06.11.1995 – Şiraz – Kuçhan 

Sabah erken kalkıp, bilinçsizce ve uzun bir yürüyüşten sonra Emam Zade Hüseyin camii' ne gittik. İçi oldukça görkemli. Avlusunda mezarlar, havuz ve çiçekli bir bahçe var. Havuzda öylesine güzel bir yansıma var ki insanı mest ediyor. Mezarların üzeri rengârenk çelenklerle süslü. Birinde mavi glayör gördüm. Mavi glayör de mi olurmuş? İlk kez görüyordum. 

Nihayet buraya gelme nedenlerimizden biri olan, İran’ ın büyük gazel şairlerinden Hafız’ ın mezarına gittik ( Hafız - ı Şirazi, 1317 / 1326 – 1390 ) . Etkileyici bir mekân; avlu içinde çiçekler ve ağaçlarla bir cennet âdeta. Burada güzel bir müzik ve müziğe eşlik eden kuşların seremonisinde çaylarımızı içtik. Bu kuşlar Yahya Kemal Beyatlı’ nın şiirinde sözünü ettiği bülbüller değildi, ama öylesine huzurlu bir ortamdı ki burası, bütün bu sesler onlarca farklı duyguyu bir arada yaşatıyordu bana. Ziyaretçilerin gömüdü okşayıp, şiirler okuyarak ağlayışlarıysa inanılır gibi değildi. Ömrümde ilk kez bir şairin mezarına yüz süren insanlara burada tanık olup, müthiş etkilendim.          

Söz konusu şiirde şöyle diyordu Yahya Kemel Beyatlı:      

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış

Her gün yeniden açarmış kanayan rengiyle

Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz’ ı hayâl ettiren ahengiyle.

                  

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde

Gönlü buhurdan gibi her gece tüter

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter. 

Buralarla ilgili elimizde ne bir harita ne de tanıtım kitabı var. Öğlen dükkânlar kapanıp, trafik azalıyor ve sokaklar âdeta boşalıyor. Buralarda bütün güzellikler gizli saklı yerlerde, duvarların ardında. Farsça bilmediğimiz için belirteçleri de okuyamıyoruz. Belki kapılarında adı yazıyordur. Açıkta da bir kahvehane görmediğimiz için dolanıp duruyoruz. Yine böyle serseri mayın gibi dolaşarak bir şeyler içecek yer ararken, minicik bir kapıya rastlayıp, burası nedir diyerek, alçacık kapısından başımızı eğerek içeri girdik. Yemyeşil bir bahçe ve çayhaneyle karşılaşıp, boş bir masaya oturduk. Yanımızdaki masada Türkçe konuştuğumuzu duyan biri bizi masasına davet etti. Adı Şah Murteza Ali Asker. Öğretmenmiş, emekli olmuş, şimdi araba ticareti yapıyormuş. Zarif eşi ile birlikteydi. Ali bey bize kendisine ait olduğunu söylediği şiirler okudu, çay ikram etti. Onlarla keyifli bir zaman geçirdik. 

Sıra geldi Bostan ve Gülistan’ ın yazarı Sadi’ nin türbesine ( Sadi - i Şirazi, 1193 – 1292). İki türbe de birbirinden ilginç. Bahçedeki kuş sesleri müziğe karışıyor, insanı başka alemlere sürüklüyor. 

Yalnız bir kadın olarak İran’ da seyahat çok kolay değildi. Arada sırada lâf atıp dokunanlar oluyordu. Bunun yanında çok güzel şeyler de yaşıyorduk. Bizi evine çağırıp ağırlamak isteyenler, gideceğimiz yere kadar vakit ayırıp bizi götürenler, bize konuksunuz diyerek kahvelerde bile en güzel masaya oturmanızı sağlamaya çalışanlar mı dersiniz... Kısaca ufak tefek aksiliklere rağmen burada olmak harikaydı. 

Otelden çantalarımızı alıp bir taksiyle havaalanına gittik. Devasa büyüklükteki uçağımız dualar okunarak gecikmeli olarak kalktı. Bir uçağın yükselişi sırasında ilk kez ciddi olarak midem bulandı. Sanırım izlememiz için kentin üzerinde birkaç tur attı. Zira kent aydınlanmış camiileri, gölü ve dağlarıyla nefis bir görüntü oluşturuyordu. Bir de dolunaya yakın ay vardı ki, izleyenleri farklı bir yolculuğa çıkarıyordu. Yolculuk iki saatten biraz fazla sürdü. Meşhed’ in üzerinde de birkaç tur attık. Şehir rengârenk; özellikle İmam Reza Türbesi maviyle yeşil arası rengiyle, kentin ortasında parıldayıp duruyor. Kalkıştaki gibi dualarla alana indik. Bekleme salonunda Reza’ yı Muhammed adlı bir arkadaşıyla bizi bekler bulup, şaşırdık. 

Muhammed’ in son model Toyoto’ suyla onun evine kadar gidip, Reza’ nın eski püskü Mazda kamyonetiyle Kuçhan’ a gitmek üzere yola çıktık. Meşhed Kuçhan arası yaklaşık 110 km. Özellikle kent içinde trafik oldukça yoğun, uzun süreli beklemelerle ilerleyebiliyoruz. Yoğun trafikte ilginç olaylarla da karşılaşıyorduk. Otomobillerin kornalarından yükselen horoz, inek sesleri gibi. Otoyolda yanan bir tanker ve epey uzaklarda devasa görünümlü ve gazla çalışan bir elektrik santralı gördük. 

Etrafı izlemekten fırsat buldukça da sohbet ediyoruz. Reza bizim Şiraz’ da hangi otelde kaldığımızı nasıl öğrenmiş onu anlatıyor. Önce lüks otelleri aramış, bakmış bizden iz yok, sonra durumu kavrayıp en sefil otelleri aramaya başlamış. Neyse şansı yaver gitmiş birkaç aramadan sonra bizim kaldığımız otele ulaşabilmiş. Onlardan hangi uçakla döneceğimizi öğrenmiş. Kötü bir otelde kaldığımız yetmezmiş gibi, niçin pazarlık etmiyorsunuz da bu kadar çok para ödüyorsunuz diye fırça yedik. Oysa biz fiyatı düşürmek için daima ciddi pazarlıklar yapıyorduk. 

Eve vardığımızda saat 20’ yi geçiyordu. Sara ve çocuklar, ilk kez görüşecek olmamıza rağmen ailenin yıllardır göremeyip özledikleri bir ferdi gelmiş gibi bizi karşıladılar. Hemen yemek için yerdeki halının üzerine muşamba örtü yayılarak sofra kuruldu. Reza bana, biz elle yemek yeriz diye şaka olsun diye mi söylüyordu bilmiyorum ama buraya herkes için tabak, kaşık, çatal, bıçak ve bardak konmuştu. Reza benim balığı sevdiğimi biliyordu. Nehirden sadece bir balık tutabilmiş ve Sara’ da bunu pişirmiş. Görünüşü bizdeki çipuraya benziyor. Sofradaki balığın görünüşü, nehirden alıp hiç ellemeden fırına atılıp sofraya getirmiş izlenimi veriyor. Sofrada da oldukça kalabalığız, bu kadar balık kime yeter endişesiyle elimi süremiyorum. Israrları üzerine küçük bir parça kestim. Balıktan akan kıpkırmızı bir sıvı, tabağı doldurdu. Bizde “ Eti kanıyla, balığı canıyla yiyeceksin ” diye söylenen deyişi hatırlayıp, ellerim titremeye başladı. Aman Tanrım! Hatır için şimdi pişmemiş balık mı yiyecektim? Kestiğim balığın parçası çatalımda, bir türlü ağzıma koyamıyorum. Onlarsa, “ Biz bunu sadece senin için yaptık” diye ısrar ediyorlar, çaresiz balıktan minicik bir parçayı ağzıma koydum. Aklım sıra bir süre ağzımda tutup, onların görmez yerinden atacağım. Ama o ne? Ağzıma yayılan tat anlatılabilir cinsten değil. Biraz evirip çevirip yuttum. Nefis bir şey. Sorum üzerine Sara bana balığı nasıl pişirdiğini anlattı. O gün tutulan balığın içi temizlenmiş ve nar taneciklerinin kurutulmuşu gibi bir şey ( adı Zeriş ), soğan, sebze ve baharat ile harmanlanan malzemeyle doldurulup dikilerek fırına verilmiş. Minicik parçayı kesip “ Bana bu kadar yeter ” dediğim için pişman olmadım desem yalan olur. Neyse ki sofrada çok güzel bir pilâv ve tavuk vardı, onlarla doydum.

İran’ da konuk olduğum evlerde yemeğe başlamadan hemen önce çay ikramı yapılıyor, ardından da yemek. Bizdekinin tam tersi.  

Çocuklar okula gidecekleri için uyudular. Yarın için yaptığımız plâna göre Reza işe,  arkadaşım Meşhed’e gidecekler. Ben de Sara ile çocukları daha iyi tanımak, çevreyi görmek ve Ali’nin gömüdünü ziyaret etmek için burada kalacaktım.  

07.11.1995 – Kuçhan 

Kahvaltıdan sonra Reza’ nın oğlu Afşin arkadaşımı Meşhed’ e gidebilmesi için terminale götürdü. Bu sırada ben de evde makine olmadığı için çamaşırlarımı elde yıkadım. Daha sonra görecektim ki burada iyi deterjan bulmak da sorundu.  

İran’ da Türkiye gibi deprem kuşağında olan ülkelerden. Bu nedenle yeni yapılan binaların çelik konstrüksiyon olmasına özellikle dikkat ediyorlar. Şöyle ki; bizdeki gibi binayı demir ve çimento ile oluşturulmuş kolon ana bağlantıları yerine, I ve L profil şeklindeki demir / çelik kolonlara oturtuyorlar. Duvarlarıysa bizde kullanılan delikli tuğla yerine sarı renkli küçücük paket tuğlalarla örüyorlar. Konakladığımız bu ev de yeni yapılmış bir bina. Tek katlı ve altında bir bodrumdan oluşuyor. Bodruma evin dışındaki bir beton merdivenle iniliyor. Odalar oldukça büyük. Salonun ortasında kocaman fıskiyeli mermer bir havuz, havuzun tam üzerindeki çatıda ışık girmesi için camlı bir kubbe ve havuzun çevresinde yine mermerden bir çiçek tarhı var. Havuzun fıskiyesinden sıçrayan sular ve çatıdan aldıkları ışık ile çiçek âdeta coşmuş. Mutfaksa nerede ise bir salon büyüklüğünde.  

Konuk olduğumuzu duyan konu komşu hoş geldin ziyaretine geliyor. Bunlardan biri Peri nene. Evin minik kızı Elnaz’ ın “ nene ” olarak seslendiği; çok renkli ve parlak giysili, kapkara gözlü, simsiyah saçlı ve nene olamayacak kadar genç ve hoş bir kadın. Reza ile Sara’ nın üç çocuğundan sonra bir daha çocuk istememelerine rağmen kazara dünyaya gelen dördüncü çocukları Elnaz. Reza, Elnaz’ ın kazara dünyaya gelişiyle ciddi bir bunalıma girip bu dünyalar tatlısı davetsiz misafire bir süre ilgi gösterememiş. O sırada Peri nene Elnaz ile ilgilenmiş, hatta bir nevi bütün aileye analık yapmış. Komşuluktan başka yakınlıkları olmamasına rağmen ailenin gerçek büyük anası gibi. Peri nene, hani her derde deva ilâç gibi biri. Birazcık Türkçe de biliyor, hem Sara hem de çocuklarla anlaşmamıza yardımcı oluyor.  

Beni görmeye gelen kadınlar, kapıdan girip üzerindeki Çador ya da pardösüleri çıkarınca; modern ve renkli giysileri, bakımlı saçları, rujlu dudakları ille de sürmeli gözleriyle çok şık ve zarifler. Gelen konuklara önce çayla kek ikram ediliyor. Kasetçalardaki oyun havaları eşliğinde oyuna davet ediliyorlar. Ben oynamayı beceremediğim için ısrarları geri çeviriyor, onlara elimle tempo tutmakla yetiniyorum.  

Bir tanıdığın evine konuk olmak genelde sıkıldığım ve keyif almadığım bir durumdur. Bu kuralı sadece yabancı bir yerde, uzun süreli olmamak şartıyla bozuyorum ki bu da çektiğim sıkıntıya değiyor. Böylelikle onların gelenek göreneklerini daha iyi izleyebilme şansına erişiyorum. Bu şık hanımlar eve gelen yabancı erkeklerin yanında da kapanmak gereğini duymuyorlar. Yani devletin sokakta uyguladığı örtünme kuralı evlerde geçerli değil.  

Konuklardan fırsat bulunca Hamuşana ( sessizler / susmuşlar evi ) gittik. Sevdiklerini yüreğine gömen biri olarak yakınlarımın mezarını ziyaret etmem. Ama her kültürün göstergelerinden biri olduğu için her gittiğim ülkede mezarlıkları ziyaret etmek de vardır programımda. Nerede ise tüm mezarların başında camekânlı bir pano var. İçinde çeşitli fotograflar, anı eşyaları ve yazılı notlar. Hemen her mezar rengârenk doğal ya da yapma çiçeklerle süslenmiş. Bundan başka İran - Irak savaşında ölenlerin mezarları üzerinde siyah kumaşlar asılı. Dostumun mezarını görmek; her zaman o sıcacık gülümsemesiyle anımsadığım insanın gülüşünü görememek, ne yazık ki ölümü somutlaştırdı. Yine de üzerindeki bitkilere ve toprağa dokunarak, ona dokunduğumu var saydım.  

Susmuşlar evinde fazla kalamadım, hemen çarşıya geçtik. Çocukları bir oyun alanına götürüp onların neşesiyle acı ve özlemle aramıza bir tül gerdik. Postaneden posta kartı ve pul aldım. Böylelikle resmi dairede bile kazıklanabileceğimi öğrenmiş oldum. Demek ki rahmetli Ali “ Sen ki Türksün bu işi bilirsin. Almanya’ da bile her zaman pazarlık etmelisin! ” diyerek beni boşuna uyarmıyormuş. 

Daha sonra sessizlik kulesinin olduğu Nadir Şah’ a geçtik. Minik bir tepe üzerinde, yuvarlak bir yapı. Uzaktan görkemli görünüyor, yarısı yıkık. Çevresi çok bakımsız ve pis. Ne acı ki bizdeki antik kalıntılar gibi tuvalet olarak kullanılmış. Yapılış amacını ve kaybolan değerleri düşününce insan kötü oluyor. Dikkatli bir gözle bakınca minik iskelet parçaları görülebiliyor. Çıkışı bayır olduğu için zordu. İnişi ise kartopunun yuvarlanışı gibi oldu. Küçük Ramin’ i kontrol edemedik, dikenlerin içine yuvarlandı ve vücudu çizilip yaralandı. 

Eve döndüğümüzde ziyaretçiler gelmeye devam etti. Her yeni gelenle çay faslı ve oyunlar sürüp gitti. Türk asıllı olduğunu söyleyen bir kadın geldi. Benzer dili konuştuğum birine rastlamak keyifli oldu. Bugün fotograf çekemedim diye huzursuz değilim, gördüklerim ve yaşadıklarım da çok ilginç.  

Kedileri çok sevdiğimi babasından duyan Arezu, okuldan dönerken benim için iki minik kedi biblosu almış. Hem de oğlum gibi Siyam. Onlara oğullarımın adını verdik; Tamil ve Adsız. Yaptığı dantelleri beğendiğim Sara da dantel bir örtü hediye etti.

Reza ve Sara’ ya okullar tatil olunca çocuklardan birini olsun Türkçe öğrenmeleri için bana yollamalarını rica ettim. Onlar pek istekli değil, ama çocuklar bu önerime çok sevindiler. 

Arkadaşım geç saatte Meşhed’ den döndü. Akşam sohbetini şarap eşliğinde sürdürdük. Kırmızı şarabı sevmediğimi söyleyince, komşulardan benim için beyaz şarap buldular. Yasaklar ülkesinde başımıza bir şey gelecek diye ödüm kopuyor. Reza “ Merak etme hemen herkes evinde mutlaka kendi şarabını yapıyor ” diyerek beni rahatlatmaya çalışıyor. Bu arada arkadaşım “ Sen olmadığında daha rahat geziyorum ” diyerek şaka mı gerçek mi olduğu belli olmayan bir şeyler mırıldanıyor. İşin gerçeği o olmadığında ben de daha rahat dolaşıyorum. 

devam ediyor...

 

" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 104. haftanın 18.09.2006 / 24.09.2006  konusu: İKİNCİ YIL ŞEREFİNE KONU SERBEST

NOT: Takdir edersiniz ki internetteki yer darlığı nedeniyle çok sevgili duyguyoğuranımız F. ÖZDİREK' in gönderdiği tüm fotografları sayfalara yükleyemiyoruz. Bu fotografların Telif Hakkı Sahibi sayın Fatma ÖZDİREK' in arzusuyla ve onayıyla fotografları görmeyi arzu eden SiZlere, maille gönderebiliriz.

 

: İstanbul, 06.10. 2005, Fatma ÖZDİREK,                                                   Diğer bir ANI için

                            

Bir Önceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt