www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

 ANI çekmeces

Telif hakkı sahibi: Alp ARPAD

İZLENİMLERİM 4

TDK, Bilkent üniversitesi, Dil Derneği ve Kara Elmas Üniversitesi, vd...  74. Dil bayramına nerede katılacağımı kararlaştırmak hakikaten çok zor oldu benim için. Sonunda 43 Üniversitenin Rektörleriyle aynı havayı solumak, Gençlik ve Sayın Rüştü Asyalı ağır bastı. Hem geçen yıl tekrar buluşmak üzere sözleşmiştik. Kendimi o muhteşem binada, Gazi Mustafa Kemal' in direktifleriyle Çağdaş Öğretmenler yetiştirmek için 1926 yılında Mimar Kemalettin Bey tarafından yapılarak Orta Muallim Mektebi adıyla kurulan; daha sonra 1929' da adı Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü  olarak değiştirilen; daha da sonra Musiki Muallim Mektebi olarak hizmet veren, bugün bütün yüksek öğretim dallarıyla önemli bir üniversitenin, Gazi Üniversitesinin rektörlük binası olarak hizmetine devam eden o binada buldum. Öylesine önemli bir binadır ki mimarı, " Taşa gönülden bir şey koymazsan heykel olmaz, yapıya tarihin içinden bakmazsan eser olmaz " diyen bir mimar! O gözle, o anlayışla tamamlamıştır o büyük eserini. Tam anlamıyla bir Cumhuriyet eseridir.

Salon girişinde Dil Derneği görevlisi hanımlar üzerinde " Ülkemi de Türkçemi de çok seviyorum! " yazılı yakalığımızı taktılar. Gece yarısı, evde fark ettim; hiç çıkartmamışım!

Binayı yapanın ismiyle anılan salona girdiğimizde bizi tarih karşıladı. Adım adım tarih, buram buram tarih, onurlu geçmiş...

İstiklâl Marşımız o kadar güzel, o kadar yüce ki!

İkinci Dünya Harbinde Almanlar, casuslukta çok ilerlediler ama karşı casuslara da yenildiler. Taraflar yalnızca bir tek noktada ortak hareket edebildiler: Karşı tarafın casusunu avlamakta! Şüphelenen taraf diğer tarafın millî marşını çaldırırdı. Müttefiklerin işi kolaydı; Alman millî marşının notaları yeterliydi. Gestapo ve SS o kadar ilerlemişti ki bu konuda, üç millî marşın notalarını cebinde taşırdı; Amerikan, İngiliz, Fransız. Vurgulamak istediğim asıl ortak noktaysa, canlarından olmak pahasına ayağa kalkıp hazır ola geçen vatansever casuslar! Karşı tarafın millî marşını sözleri ve müziğiyle beraber ezbere bilen bu adamlar, deşifre olmamak için yeterli akla, her türlü bilgiye ve eğitime sahip oldukları hâlde, milli marşlarını duyduklarında kesinlikle ve kesinlikle kendilerini ayakta bulurdu. Karşı taraf marş bitene kadar bekler, yarıda kestirmez, bitmeden kimseye dokunmazdı. Millî marş işte böyle bir şeydir!

Ortaokul çağımda gördüğüm bir sinema filminde, Japonlar Amerikalıları ulusal marşlarıyla avlarlar. Adadaki Genel Karargâhın içinde aşçı yamağı olarak çalışan Japon casusu yerli, çadırdaki gramofona Amerikan millî marşını koyarak sesini hoparlöre verir. Tam bu anda Japonlar atağa geçerler. Uyuyup da uyanan, uyumayan herkes hazır ola geçer. Marş bitene kadar yerinden kıpırdamazlar. Birçoğu telef olur. Abartıydı belki ama örnekti! İşte millî marşın böyle bir şey olması gerekir!

Çalan İstiklâl Marşı' na rağmen sokakta veya kapalı yerde yürüyenleri gördüğümde kahroluyorum. Eskiden yoktu bunlar! On Kasımlarda çalan sirenlere karşın Türkiye' nin tamamında, insanıyla, vasıtasıyla " Tıp olunduğuna " emindik eskiden. Şimdilerde hareket eden şeyler görünce çok üzülüyorum. Bu düşünceler altında programın ikinci basamağını heyecanla bekliyordum. Karaelmas Üniversitesi Oda Orkestrası yerini aldı. Orkestra' nın eşliğinde Öğretim Görevlisi Bariton Onur ÇUHACI önderliğinde, Anıtkabir' den henüz dönmenin heyecanıyla üniversite rektörleri, belediye başkanı, ticaret odası başkanı, davetliler, gazete ve televizyon çalışanları, görevliler hep birlikte İstiklâl Marşımızı kana kana söyledik; hiç falso vermeden, hiç nefes almadan!

Özlemişim seni millî marşım! Sana can fedâ...

Melodisiyle, sözüyle İstiklâl Marşımız o kadar güzel ki, o kadar yüce ki!                       

Sevgili Aslı GÖKDEMİR, geçen yıldan bu yıla taşıdığı sunuculuk görevini başarıyla yürütmeye azimliydi. Sahneye yakıştığı bir yana, çağdaş görünümüyle hiçbir şeyin aksamamasını sağladı.

Rektörler, Çankaya Belediye Başkanı ve Ankara Ticaret Odası Başkanı konuşmasını tamamladı. Hepsinin özlemi birdi: Türkçenin doğru, iyi bilinmesi ve öyle kullanılması, yabancı kelimelerden temizlenmesi, lâyık olduğu yeri bulması. Hepsinin dileği birdi: Herkesin dil bayramı törenlerine katılması... Bütün herkesin...

Sayın Rüştü ASYALI!

Hasta hâliyle gelmişti çünkü söz vermişti! Gösteri Devam Etmeli! Yutkunarak, zorlanarak, her duraklamada içtiği suyun yardımıyla ama Türkçesinden ve sesinden özveride bulunmadan üstlendiği görevini başarıyla tamamladı. Bizleri Türkçenin, sanatın, sanatçının enginliğinde dolaştırdı durdu; tatları damaklarımızda bırakarak...

" Rıfat ILGAZ' dan Uyusun da Büyüsün ;

Tüketme nefesimi, maviş kızım,
Bildiğin Türkçe kıt gelir masallarıma.
(  ... ) 
Hele sen belle dilimizi.
Biliriz de güzel güzel lâf etmesini,
Çekiniriz konuşmaktan;
Yazmasını bilir, yazamayız.
( ... )
 
 
Turgut UYAR' dan Türkiyem ;
 
Seni boydan boya sevmişim, 
Ta Kars' a kadar Edirne' den. 
Toprağını, taşını, dağlarını 
Fırsat buldukça övmüşüm. 
 
( ... )

Melih Cevdet ANDAY' dan Rahatı Kaçan Ağaç ;

 Tanıdığım bir ağaç var
 Etlik bağlarına yakın
 Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın.

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsim, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı.

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrene görsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.

Şükran KURDAKUL' dan Özgürlüğün Karasularında ;

( ... )

Uçuyoruz kendi rüzgârımızla
Artık biziz aynamızdaki
Çocuğuz... oyunlara hazır
Yirmi yaşındayız ve yirmi bir yaşındayız
Gözlerimiz nişanlıların gözleri
Şairiz... heybemizde imgeler
Yaşlıyız... umudu kesmemişiz gelecekten
Düşünüyoruz yaşama ulaşmak için

( ... )

Nazım HİKMET' ten Kuvayı Millîye Destanı;

( ... )

dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
o, saati sordu.
paşalar : “ üç,” dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’ den Afyon ovası’na atlayacaktı.

( ... )

Ceyhun Atıf KANSU' dan Bağımsızlık Gülü ;

( ... )

Alıp koklamak o gülü
Hangi baharda?
Türkçenin özgür kırlarında
Türkülerde burcu burcu,
Bilgeliğin ana gülü!

( ... )

Yerine koymak, kutsamak o gülü,
Hangi yerine?
Mustafa Kemal'in bahçesine
Bir ulusun suladığı beslediği
Yediveren bağımsızlık gülü!


Fazıl Hüsnü DAĞLARCA' dan
Söyle Sevda İçinde Türkümüzü ;

Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?

İnsan, dallarla, bulutlarla bir,
Ayrı maviliklerden geçmiştir
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken "

dizeleri, saygıdeğer ASYALI' nın  mert, arı sesinde anlamlarını buldular. Tam burada çok şık bir diyeceği vardı Rüştü Beyin:

" Ben de Fazıl Hüsnü' ye öykünerek sözlerimi tamamlıyorum:

Bu millet nasıl ölebilir ,
Dilimiz bu kadar güzelken  "

...

Alkış az gelir...

Rüştü ASYALI deyince, oyunculuğuyla, sanatıyla devleştiği, " Ben Bir İnsan " oyunundaki daki Rüştü ASYALI aklıma geliyor. Oradaki Rüştü ASYALI bir klâsik, bir dünya sanatçısıydı. Sanatın birikimiydi. Bunun yanında, bir Rüştü ASYALI daha var ki onu da dinlemeye doyamazsınız; sanırım Edmond ROSTAND' la aynı çağda yaşasaydı, ikisinden biri diğerinin dilini metazori öğrenecekti!

Önce unutulmaz yapıt, Cyrano de Bergerac, ın, rahmetli, saygıdeğer şair, yazar Sabri Esat SİYAVUŞGİL' in enfes çevirisinden, unutulmaz, İSTEMEM EKSİK OLSUN tiradına bir bakalım; 

Ya ne yapmak lâzımmış?
Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
Bir ağaç gövdesini tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun! Herkes gibi, koşarak


Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak?
Yoksa nâzırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lâzım her zaman?
İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?
Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim?
Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim?

İstemem eksik olsun! Tazıya tut, tavşana
Kaç mı demeli? Belki kaz gelir diye bana
Tavuk mu göndermeli? Yoksa bir fino gibi
Susta durmak mıdır ki, acep en münasibi?
İstemem eksik olsun! Bir kibar salonunda
Kucak kucak dolaşıp boy atmak ve sonunda,
Marifet şiire koyup kameri, yıldızları,
Aşka getirmek midir, evde kalmış kızları?

İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye,
Meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye
Şiir mecmuası mı bastırmalı? İstemem
Eksik olsun! Acaba bulup bir alay sersem
Meyhane köşesinde dâhi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer
Dolaşıp da herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun! Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?

Yoksa ödüm mü kopsun bir Allah'ın aptalı
Gazeteye bir tenkid yazacak diye her gün?
Yahut sayıklamak mı lâzım: “ Adım görünsün
Aman! ” diye şu meşhur " Mercure Ceridesi " nde
İstemem eksik olsun! Ve tâ son nefesinde
Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek;
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
Karşısında zoraki sırıtmak her abusun.
Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun!

Fakat şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya;
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya.
Gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek, karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya duya
Yazmak, sonra da gayet tevazuuyla kendine;
” Çocuğum! ” demek,” Bütün bunları hoş gör yine,
Hoş gör bu çiçekleri, hattâ bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı!
Varsın küçücük olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkası değil.
Ara hakkını hattâ kendi nefsinden bile.
Velhasıl bir tufeylî zilletiyle
Tırmanma! Varsın boyun olmasın söğüt kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?

Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına! ”

İşte Rüştü ASYALI' nın sadeleştirilmişini seslendirdiği;

“ - Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “ Yetenekli ” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“ Adım Mercuré dergisinde geçse ” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek...
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek...
Tek başına...
Özgür olmak...
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak...
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak...
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak...
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’ a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek,
Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

Ne yapıp edip bunu bir ara Rüştü Beyden dinlemeliniz! Bir " söğütünki " deyişi var ki, Türkçe böyle sese getirilir!

Sağ olun, var olun Rüştü bey!

Türkçeyi doğru bilmek gerekli! Türkçeyi çok iyi bilmek gerekli! Bilesiniz ki lezzetine varasınız; eksik, yanlış, kötü kullanmayasınız. Bilmelisiniz ki, anlaşabilmelisiniz, çözüm üretebilmelisiniz. Yunanlı efendisine köle Esop' un dediği gibi:

" … En fakir, en lezzetsiz yemekler de; en zengin, en lezzetli yemekler de dille yapılır! " 

Daha sonra dalanda kısa ama derin konuştuk. Rüştü beyle, Türkçe söz konusu olduğunda akla ilk gelen diğer saygıdeğer bir ismi, Sayın Emin ÖZDEMİR' i, birbirine emanet ederek araçlarına kadar uğurladım. Bulaşabildiği kadar bana da bulaşsın Türkçe...

Katılan üniversitelerden seçilen gençlerin konuşmalarını dinledim. Hepsi birbirinden önemli, birbirinden güzeldi. Ankara Üniversitesinden bir genç çok haklı olarak bazen medyada yapılan bazı Türkçe hatalarına, yanlışlarına dikkat çekti. Örnek olmakta önder olduklarına inanıyorum. Çok doğru bir Türkçe kullanmalılar. 19 Mayıs Üniversitesi adına katılan genç konuşmasını Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK' ün çok önemli bir deyişiyle bitirdi: "Ne Mutlu Türküm Diyene! " . En büyük alkışı aldı. Yanaklarından öpüldü...

Bir belirlemeye de ben alkış tuttum: " Doğru söyleyeni kucaklıyorlar günümüzde... "

Süleyman Demirel Üniversitesi Türkçe Topluluğu " BÜYÜK UYANIŞA SEN DE KATIL! " kampanya adıyla üç kanatlı, altı sahifeli küçük bir tanıtım kitapçığı ( broşür diyecektim ama... ) hazırlamış. Herkesi Türkçesini kullanmaya davet ediyorlar. Hemen altında Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK' ün 1937 yılında bu konuda bir söylediği yer alıyor: “ Kat’ î olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas olacaktır ”. E-Mail yerine E-Posta, Kriter yerine Ölçüt, Mesaj yerine İleti kullanalım gibi örnekleri var. Çok yerinde bir el kitapçığı. İnsanı en azından düşünmeye itiyor. Yanıma bir miktar aldım. Yerini bulmasına dikkat ederek yavaş yavaş dağıtıyorum. SiZedebiyat izin verirse, ilerleyen zaman içerisinde taratılmışını buraya yerleştirmek istiyorum. Ellerinize sağlık Atatürkün çocukları.

Bir marş ve bir orkestra bu kadar dikkat çekici olabilirdi. Özellikle orkestra, kendisine ve dinleyicilerine saygılıydı; parmak uçlarına basarak yerini almasından, sahneyi terk ediş anına kadar bunu hep hissettim. Gürültünün içinde sessiz olmaya çalışmak ne kadar saygın, ne kadar eğitici bir hareket!

Tam bir eğitim marşı Karaelmas Üniversitesi Marşı; yumuşak, rahat dinlenebilir, hatırda kalır melodisi ve pek güzel seçilmiş akılda kalır, yapıcı,  haklı sözleriyle sıcak mı sıcak bir okul marşı. Değerli solistler, Soprano Aslı GÜVEN, Bariton Onur ÇUHACI birlikteliği marşı nefis bir dinleti haline getirdi. Tekrar bölümlerine ben de katıldım; ma non troppo* olarak:

Bilimin özgür iradesi

Sanatın en güzel ifadesi

Atatürk' ün yükselen sesi

Karaelmas Üniversitesi

Unutmadan, bir de " Zonguldak' ın güler yüzü " ifadesi bu kadar sevimli olur ve bu kadar yakışır o marşa! Ellerinize sağlık Sayın Aydın İLİK. Her şey çok güzel olmuş.

Sayın Aslı GÜVEN de Sayın Onur ÇUHACI gibi aynı zamanda öğretim görevlisi. Ağızlarına, ruhlarına sağlık; çok güzel dinletiydi. Yarasa Operetinden Adale' nin aryası, Seyran AKDİL' in Efem' , Selman ADA' nın Ali Baba ve Kırk Haramiler Operetinden "Ah Söyleşebilsek ", çok güzel yorumlandı.

Sevimli orkestramız bir vals çaldı...

Sevmekten öte saygı duyduğum bir valstır. Nefeslilerle, vurmalıların nasıl bu derece mükemmel dengelendiğini, nasıl bu kadar yumuşak olabildiklerini, nasıl bir arada bu kadar uyum sağlayabildiklerini gösteren; nefeslilerin ve vurmalıların birleşerek adetâ bilge sakinliği içerisinde, yumuşaklıklarının tam tersine bastırılmışlıklarını rahatlatan isyanlarıyla, tatlı, biraz da kaprisli motifleriyle haykıran her zaman sevimli, olmazsa olmaz yaylılarla başa çıkabildikleri nefis, ender bir valstır. Resmen terbiye ederler yaylıları. Nazik bir davul, çıkırdayan, kıkırdayan bagetler kendinize getirir; kekremsi neşeye boğar, hemen tempoya sokar sizi. Buna mukabil flütün sanki " ama bak... " diyerek katıldığı bölümle - ki o benim için hüznün vurgulandığı bölümdür - çepeçevre sarılır, esir olur, yaşarsınız birebir... Ondan sonra gelsin ilk aşklar, tamamlanmamış pişmanlıklar, kadere başkaldırmalar... Tam yüklenmiş gidiyorken nefesli bilge dinginleştirir sizi. Bundan sonrasını olması gereken yaşanmışlıklar olarak kabul eder, bırakırsınız kendinizi dalgalanan melodiye, öykünün sonuna kadar götürülürsünüz. Birden hepsi birleşir, buraya kadar der! Bırak artık der; VAZGEÇ!

Melodi biter, vals bitmez...

Saygıdeğer bu vals, her nasılsa, hüzünlendirirken neşelendirir de beni...

Bu valsi ilk defa uzun yıllar önce, Madurodam, Hollânda' da dinledim. Amsterdam' dan gelen bir orkestraydı ama sizi " şu orkestrası " diyerek yanıltmayayım çünkü diğer gözüm ve kulağım " alev alev " deydi. İlk ilgidaşlarımdan sevgideğer Alev' in bu eksikliğimle ve bu konuyla bir ilgisi yok tabii ama orkestra kalabalıktı; ancak o kadarını hatırlıyorum! Dimitri Dimitriyevic Shostakovich' i ve iki eserini o gün orda tanıdım ve hepsini çok sevdim. Diğeri yirmi iki yaşındayken yaptığı, bütün tarzlarda ama daha çok jazz tarzında yorumlanmış, Tahiti Trot veya Tea for Two diye de bilinen  bir diğer şaheseri. Otuz dört de Jazz Suite no.2' yi bestelemiş zaten. 1' i ne zaman mı? Otuz iki  yaşında bestelemiş. Programda, " 2 nolu Galop Vals " olarak anons edilen bu saygıdeğer valsi, birçoğumuz, " Russian Waltz ", " Jazz Suite no 2, 2nd Waltz ", " The Second Waltz ", ve son günlerde içinde geçtiği filmin adıyla, " Eyes Wide Shut " olarak da biliriz.  Daha sonra, sırasıyla 33 lüklerden ( Long Play, LP ), 45 liklerden, teyp bantlarından ( makaralı ), kasetlerden, aralarda radyolardan, mp3 lerden çok dinledim. Büyük orkestralardan da dinledim ama çok uzun bir zamandır konser orkestrasından dinlememiştim. Gelgelelim, son dinleti olağanüstüydü! Nasıl yumuşak çaldılar, nasıl bir birliktelik sergilediler ve nasıl kendilerine has bir yorum ortaya koydular; anlatılamaz! Bazı şeyler vardır; çalışma, inanç, uyum başarıya neden olabilir ama yeterli değildir. Bir şeyleri yakalamak önemlidir. O zaman, mutlu ettiklerinizden daha çok mutlu olursunuz. Mutlu ettikleriniz sizin mutluluğunuzdan bir kez daha mutlanıp sarhoş olurlar; notaları sese çevirmenizden duyduklarından çok daha fazla duygulanırlar mutlu ettikleriniz; İşte bu yetkinliktir!

Şefleriyle, Solistleriyle, Sanatçılarıyla, iyi ki vardınız, hep var olun, sağ olun Karaelmas Üniversitesi Oda Orkestrası!

Yaşasın müzik!

Onuncu Yıl Marşını büyük bir coşkuyla, yine tam katılımıyla söyledi salon. " Tekrar öğrenmenin anasıdır " derler. Tekrar tekrar söylemeliyiz; gençler o günleri çok iyi anlamalılar. Bugünü anlamak için dünü çok iyi bilmeliyiz. Onuncu Yıl Marşı, büyük bir marş...    

Çok istememe karşın programın en son basamağı, Ezginin Günlüğü' ne kalamadım. 17' den sonraydı. Toplantıyı düzenleyenlerin ihmal etmemesi gereken bir konu, salona çok yakın bir büfe tesis etmektir. İlacını alacak vardır, çeşitli rahatsızlıkları olan vardır. Binada tuvalet haricindeki temel ihtiyaçları giderebilme olanağı yoktu. En yakın su temin edebileceğim yere gidip gelmem, toplantıdan yirmi dakika uzaklaşmam demekti ki buna bütün bir gün cesaret edemedim. Gençlerden de yardım isteyemedim. SiZedebiyat Edebiyat Topluluğu üyesi Fatma hanımı anmakla kaldım sadece; gezilerini okursanız, dünyayı dolaşıp aç kalabiliyordu ama susuz hiçbir yere gitmiyordu. Su kaynağına giden yolu bile susuz gitmeyi göze alamıyordu. Eh, bir bildiği varmış meğer...

Merdivenleri inerek görkemli bahçeye çıktım. Elimi açıp avucuma baktım; günden bana kalanların içinden bir tanesini seçerek kimse görmeden cebime attım:

" Türkçe bilenin işi rast gider. Cemal SÜREYA "

Özüm, sözüm, gözüm Türkçe...

Çıkışta doğruca Resim bölümüne gittim. Anlattığım bir anekdot üzerine SiZedebiyat Edebiyat Topluluğu Üyelerinden Sayın Yakup KIVRAK' ın yönlendirdiği bu ziyaret bir süredir aklımdaydı. Sanırım yirminci yüzyılın ortalarına yakın, körlere insan anatomisini anlatmak için yontulan çıplak iki heykeli, kadın ve erkek heykelini görmeye gittim. Gördüm; inceledim. Fotoğraf bile çektirdim. Çok hafifte olsa, olaylı bir çekim oldu! Araştırmalarımı tamamlayınca yazmaya niyetliyim.

Amaç paylaşmak; eğer alıp verebiliyorsak, ne mutlu bizlere!

Sağlıcakla ama merakla kalın...

26.Eylül.2006, Salı

* ma non troppo: ama çok fazla değil

: Alp ARPAD,  07.03.2006, 23:23, Ankara                                                                                       Diğer bir ANI için

                            

Bir Önceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt