|
Ülkemizde Cumhuriyetle birlikte
önceleri Türkocakları, daha sonraları Halkevleri çevresinde toplanan
aydınlar kuşağının; kendi kültürümüze, kendi değerlerimize sahip çıkma
eğilimi yaratarak pek çok folklorik eserin yayımını sağladıklarını
bilmekteyiz.
Bunlardan birisi de Nizamettin ÖZBEK
‘ in Erzincan’ dan Kemah’ tan… ıdır. Yörenin ünlü bir halk türküsünden
adını alan bu eser, otuz beş yıl önce ilk yayınlandığında büyük bir ilgi
görmüştü. Bugün, Erzincan folkloru denildiğinde ilk akla gelen bu eser
olmaktadır.
ÖZBEK, bu kitapta Erzincan’ ın
günümüzden elli altmış yıl önceki günlük hayatından kesitler vermektedir.
Anıların sıcaklığına dayalı, kültürel özü ağır basan bu yazılarda yazarın
anlatım gücünü fark etmemek mümkün değildir. İyi bir gözlem, yerel ağıza
hakimiyet, olaylara eleştirisel bakış en çok da mizahi anlatımın gücü “
Erzincan’ dan Kemah’ tan ” ı kolayca okutuyor bizlere…
Okuyuculardan, hemşehrilerinden ve
halk kültürü çevrelerinden gelen geniş istek, kitabın ikinci baskısının
yapılmasını gerektirmiştir. Şimdi elinizde bulunan bu kitap yazarın o ilk
eserini yeniden ele alıp geliştirmesiyle ortaya çıkmıştır.
Bu ikinci baskının da halk kültürü
çevrelerinde geniş ilgi uyandıracağına inanıyor, değerli yazarını yürekten
kutluyoruz.
Kamil TOYGAR ,
Başkan Yardımcısı, Milli Folklor
Araştırma Dairesi,
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara,
Mayıs 1982
Sunuş
Birinci baskının önsözü şöyle idi;
“AZ VEREN CANDAN, ÇOK VEREN MALDAN ". Biz de öyle; az, fakat candan
yazmaya çalıştık. " MİSAFİR UMDUĞUNU DEĞİL BULDUĞUNU YER ". Okuyucu da öyle;
umduğunu değil bulduğunu okur. " BABAMIN ADI HIDIR, ELİMDEN GELEN BUDUR ".
Benim de öyle; fakat önemsiz bir farkla: Dedemin adı " Hıdır ".
İkinci baskıya, çok derinlerde kalıp zamanla su yüzüne çıkan çokça anı
eklendi. Fakat sunuş için aklıma yeni bir şey gelmedi.
Gelemezdi de!

Erzincan'dan Kemah'tan
Erzincan'dan
Kemah'tan... arkası? " yar gelir oynamaktan " mı diyeceksiniz? Nerede...!
Yerin, yerli ( devamlı ) yersiz oynamasından Erzincanlıya sıra mı geliyor
ki!
Fıkra meşhurdur: Yoksul
ve dermansız bir kadın iki küçük yavrusu ile bir derenin kenarına gelir;
karşıya geçecekler... Çocuklardan birini sırtlar, bin bir güçlükle götürür
bırakır. İkinci yavrusunu almak üzere geri döner, fakat derenin birden
derinleşen bir yerinde kendini akıntıya kaptırarak boğulur gider. Durum çok
açık ve alabildiğine acıklı! Çocuklar karşılıklı iki kıyıda birbirine
yaklaşamıyor, anne mevlasını bulmuş habire uzaklaşıyor. Olayı bir ağacın
gölgesinden çaresizliğin verdiği eziklikle izleyen bir Bektaşi babası
ellerini havaya, o sonsuz boşlukların ulu varlığına kaldırarak: " Ey Ulu
Tanrım! Şu işi kazara kullarından biri yapsaydı, yeri göğü yerinden oynatır,
hak ve adaletin uğruna, onu yedi kat yerin dibine batırırdın. Peki senin bu
yaptığın nedir? Hikmetinden sûal olunmaz! " der.
İyi amma durup dururken,
daha ortada fol yok yumurta yokken bu fıkradan murat ne? O halde hemen
hatırlatalım ki konumuz Erzincan'dır. Hani şu salgından, eşkıyadan, selden,
taşkından kurtulup da azıcık nefes alacağı sırada bir deli depremle
altı üstüne gelen ve kendi deyimiyle, bir solukluk olan
Erzincan.
Evet, Aralık ayının
yirmi yedisi, kar kış kıyasıya gelmiş çatmış, bütün hışmıyla ovaya
çullanmıştır.. Dağların ılık ve ışıklı günlerde bile güç yol veren
geçitleri, üçüncü zilden sonra hiç hatır gönül tanımayan tiyatro kapıları
gibi kapanmıştır. Gökten devamlı kar inmekte, Erzincan' ın bir numaralı
belâlısı, Karayel dört bir yanı haraca kesmektedir. Varını yoğunu korkudan
ortaya dökerek bir deri bir kemik kalan ağaçlar zangır zangır titremektedir.
Bu gece bir kalleşliğe, büyük bir oyuna gebe gibidir. Gerçekten köpekler
biteviye ulumakta, Fırat, evet o yıllar yılı büyük parti liderleri gibi ova
ile diyalog kuramayan Fırat, belâlı bir olaya tanık olmaktan kaçınan
insanlar telâşıyla süklüm püklüm sıvışmaktadır. Emzikli çocukları bulunan
evlerden sokaklara uzanan cılız ışıklar da yaklaşan bir afeti sezermişçesine
ürkek ve isteksizdir.
Ama evlerin içi o kadar
güvenli o kadar cana yakındır ki!... Kiraya verip para kazanmak için
değil de oturup barınmak için yaptırılmış yüksek tavanlı, doğrama kapılı
odalar; üzerlerine, rahatça " Düğün salonu " ya da " Kapalı spor sarayı "
levhası asılabilecek ferahlıkta zengin sofalar, içerisine, bu günkü
koşullara göre iki bekârı rahatlıkla, bir gecekondu ailesini azıcık
hesaplayarak sığdırabileceğiniz dolap azmanı yüklükler. Duvarlara soğuk
değil kurşun işlemez. Hele damlar, askerlikteki deyimiyle parça emniyetli
değil dane emniyetli; bel kalınlığındaki kirişler üzerinde binlerce kilo,
kilo da pek kibar, batman batman toprak.
Kar, kış, fırtına...
bunlar kurtlarla kuşlara...
Geçim sıkıntısı da
yoktur. Kilerler alabildiğine, ağzıberaberi doludur. İşte şu
köşede duran ekmek teknesinde en aşağı on beş günlük ekmek vardır. Varsın
ekmek pişiren kadınlar grev yapsın! ( O günlerde grev sözünü değme sözlükte
bulamazdınız! ) Kavurma, kıyma, yağ zavrakları ( kısa boylu ve çok
göbekli bakır kaplar ) duvarların dibine sıra sıra dizilmiştir. İsterse
kasaplar altı ay, evet evet doğru okuyorsunuz, altı ay, yani yüz seksen gün
" et yok " desin.
Tavanda her an hizmete
hazır vitamin bombaları, elma, armut, üzüm hevenkleri, kabzımala, manava kim
minnet etsin?
Bulgur, fasulye ve un
çuvallarının üstüne merdivenle çıkılır, bir devrilseler, insan bolluk belası
altında kalır. Raflarda sıralanan reçel kavanozları renk renk, çeşit
çeşit... Ya turşular... ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Erzincan
turşuları dehşettir. Turşular lezzet dellalıdır. Turşular kışkırtıcı
ve fesattır... Biber, pazı, armut ve hıyar turşuları.
Köşede kuru yemiş
sandığı... Kapağı da öyle ağır ki! Bu sandık değil, dükkân! Babalığın bir
vitrini noksan. Sıra sıra dut ve kaysı pestilleri, halka halka saruçlar
( sucuklar ) ceviz içi, badem ve çekirdek torbaları.
Hele yurt çapında bütün
bakkalların yüz akı Erzincan peyniri. İnanki ( yanılmıyorsam
Diyarbakır deyimidir ) her evde bir tulum. Öğünmek gibi olmasın, şimdinin
yüz gramları o günün bir dürümüne bile vız gelir. Kısacası her şey bol ve
seçmedir. Soba tahtalarında Pelit odunları kucak kucak, sedirler üzerinde
yün yataklar yumuşak ve sıcaktır. Herkes halinden ve geleceğinden güvenli
oluşun verdiği tatlı yumuşaklıkla, yaşına göre ya mışıl mışıl ya da horul
horul uyumaktadır. Fakat, ayrıntısız bütün Erzincanlıları ve Erzincan' da
oturanları, boy boy vurup sarsan, yıkıp yok eden afet yaklaşmaktadır.
Söylendiğine göre birden bir uğultu kopar. Yer, aysız ve yıldızsız gecelerde
deli rüzgârın kamçıladığı denizler gibi kudurup şahlanır. Öyle gelip geçici
değil, soğukkanlı ve evvelden pazarlıklı bir hırsla sarsar da sarsar.
Bilerek, hesaplı, kitaplı... hakimlerin deyimiyle, taammüden. Ve kıyamet
kopar! Anaç duvarlar yarılır, dışarıdan ses bile sızmayan evlere sel gibi
bir ayaz dolar. Bacalar çöker, hantal bacalar, akmasın diye yerin olanca
toprağı üstüne yığılan ve gâvur ölüsü gibi düştüğü yerden kalkamayan
bacalar. Taş loğlarla beli kırılan bacalar. ( damlar )
Devrilenler, dökülenler,
kırılanlar, savrulanlar, saçılanlar... Yananlar, tutuşanlar, kavrulanlar...
Ağlayanlar, sızlayanlar,
bağıranlar, bağıramayanlar...
Titreyenler, başı
dönenler, bayılanlar, can çekişenler, ölenler...
Böğüren sığırlar,
meleşen koyunlar, kişneyen atlar, uluyan köpekler...
Dünyada bilinen ve
bilinmeyen ne kadar acı, dert, zulüm, işkence varsa hepsi ayakta, hepsi iş
başındadır. Bu bir belâ ve afet tufanıdır. Yani belânın her türlüsü, büyüğü
küçüğü, evcili yabanisi, dişisi erkeği, tam kadro ile ayakta, iş başındadır.
Ve ne yürekten bir çalışma, ne görülmemiş bir çaba! Ne diyelim? Hepsi
ettiklerini bula! Kerpiç ve kereste yığınlarının altından donup kalmayan
sıkılıp boğulmayan sesler sızar: " Kurtarın, öldüm kurtarın... ocağıza
düştün kurtarın...! Kim kurtarsın, nasıl kurtarsın ve ne ile kurtarsın?...
Bu benzeri görülmemiş ana baba gününde daha çok ölenler kurtulmuştur.
Topraktan anasının, babasının, yavrusunun ölüsünü çıkarmak bahtsızlığına
uğrayanlar... İşte asıl bunlar yaşayan ölüler! Yerin altı, daha gerekçesi
bilinemeyen karanlık hükmünü böylece yerine getirdikten sonra, sıra yerin
üstüne gelir. Yangınlar çıkar, böylece toprak altında kalmayan, ezilip toz
olmayanların bir kısmı da yanarak kül olur. Ve A dan Z ye felaket sözlüğü
oluşur.
" İnsaf dinin
yarısıdır " diyen de böyle yapar mı? Hikmetinden sual olunmaz.
Yıllardır hasretini
çektiği, daha bir yılcık olsun keyfini süremediği tren, şimdi ona kazma
kürek, çadır, battaniye, ilaç ve ekmek taşıyacaktır. Ya o da olmasaydı,
n'olacak olmazdı? Boşuna mı demişler: " Beterin çoktur, hazinende
kalsın! " diye.
Her şey yıkılmış, her
şey ezilmiş... Dengesini koruyabilen, yerlebir olmayan iki yapıt kalmış,
Kalealtı mezarlığının girişindeki Terzibaba türbesiyle Çadırcı hamamı.
Türbeyi içinde yatan, hamamı da Koca Sinan kurtarmış.
Erzincan'ın hemen
herkesçe bilinen bir tanımı, ikinci adresi vardır: " Etrafı dağlı ortası
bağlı. " Şimdi bağ büyük bir mezar, rahmetli Terzibaba da türbedarı.
Ovayı çevreleyen dağların eteklerindeki köylere bakınca, anası babası
kalmadığı için bilmem kaçıncı dereceden hısımlarının yanına sığınan öksüz
çocukları hatırladım. Sanki bunlar da dağlara sığınmışlar. İnsanın anası
alınır, babası alınır, kardeşi alınır, hatta yavrusu, yani diri diri canı
alınır, fakat memleketi alınmaz, ayıptır!

Saray
Dikdörtgen
biçiminde büyük bir meydan; büyük yanlarda birinde Ordu Müfettişliğiyle
Ortaokul,birinde de Belediye ile Genel Kitaplık, bir de Askeri Mahfel. Küçük
yanlarda ise karşılıklı, Hükümet ve Vali konakları. Vali konağının önünde
Hamidiye Çeşmesi vardı. bu çeşmeye Kurutilek Çeşmesi de denirdi. Kurutilek suyu
o günlerde Erzincan' ın en beğenilen suyu idi. Bir güveç kuru fasulye yiyip
bundan bir maşrapa içenin midesinde bir şeycik kalmaz, erirdi. Bu bakımdan yiyip
içeceğine düşkün ve de vakitli ( zengin ) kişiler, evleri çok uzakta da
olsa ( kent içinde o günlerin en uzak mesafesi on beş yirmi dakika bile
çekmezdi; zamanın cilvesine bakın ki, şimdi bu süreler içinde arabanıza park
yeri bile bulamıyorsunuz. ) İçme sularını bu çeşmeden getirtirlerdi. Saray' ın
bütün Erzincanlıların yaşantısında derin izleri vardır. Çünkü, Erzincanlılar acı
ya da tatlı bütün ortak heyecanlarını burada yaşamış, burada paylaşmışlardır.
Saltanat devrinin dillere
destan müşiri Zeki Paşa, devlethaneye ( evine ) gidip gelirken, alayla
burada arabasına biner ve yine burada arabasından inermiş. Ve bu görkemli geliş
gidişler o günlerin sessiz ve hareketsiz Erzincan' ında halk için çok renkli bir
seyir, bir boş zaman değerlendirmesi olurmuş. Hele deli Dursun da elleriyle
trampeti, ağzıyla da borazanı yansılayarak alayın önünde yer alınca!
Zamanın süresi belirsiz
askerliğini çoğu birkaç aylık yürüyüşten sonra varılan sınırlarda hem de
savaşarak yapan erler, buradan cepheye uğurlanırlarmış. Ve ağlamaktan gözleri
kan çanağı gibi kızaran kadınlar, içten içten " anan öle oğul anan öle " diyerek
gözyaşlarını ehramlarının bidiğine ( yenine ) silerlermiş. Bu durumda
hıçkırıkları budak budak boğazlarında düğümlenen erkekler de dikkati
kendilerinden uzaklaştırmak için, yapma bir kızgınlıkla ağlayan kadınlara;
- Ayıptur, ayıptur niye
ağlıysız? Onlar düğüne gediy, diyerek çıkışırlarmış. ama kadınlar bu çıkışı çok
alt perdeden, bayağı fısıldayarak;
- Ele amma efendi, çoh
çetin! diye güya yanıtlar, ağlamalarını çiseleyen yağmur telâş ve sessizliğiyle,
sürdürürlermiş.
Bizim çocukluğumuzda bütün
tören ve kutlamalar bu meydanda yapılırdı. Divrikli hoca, vezni, kafiyesi ve
hatta anlamı da serbest manzumelerini burada okurdu.
Kurtuluş savaşının sevinç
tüttüren haberleri hep burada dile getirildi. Burada değerlendirildi. Bir müjde
kıvılcımıyla ateşlendikten sonra artık, barut gibi kabını parçalayan bir
coşkunluğu topluca boşaltmaya yarayan araç ve eylemlerle, top, tüfek, davul
zurna, tulum, kemençe, bar, horon ve zeybekle. Babam söylerdi: Enver Paşa,
Sarıkamış bozgununun tek sorumlusu olarak burada halktan özür dilemiş; görgülü
ve ağır başlı ağabeylerinin bütün uyarma ve yakarmalarını, elinin tersiyle geri
itip binlerce delikanlıyı kara kışa kırdırdıktan sonra.
Enver Paşa' nın Erzincan' a
bu gelişi, hemen hemen bütün Erzincanlıların atsız arabayı görmelerine olanak
vermiş. Ayağına yemenisini çeken, başına ehramını alan bu " gâvur icadını
" görmek için soluğu Saray' da almış.
Yine, Allah rahmet etsin,
babam anlatırdı: Erzincan' a bir ara, yanılmıyorsam, mutasarrıf olarak
atanan Deli Osman Paşa, bu meydandan, ilk kez akıllı uslu hükümete doğru
giderken arkasına takılan çocuklara;
- Ulan keratalar, Siz de mi
benim deli diye ün saldığımı duydunuz! demiş. ( Paşa' nın bu çıkışı gösteriyor
ki " asiyabı devleti bir har da olsa dönderir " diyen boşuna dememiş. )
Geçit resimleri de yine hep
bu meydanda ve Ordu Müfettişliğinin önünde yapılırdı. Çocukluk bu ya, bu geçit
resimlerinden aklımda kalan en ilginç olay, geçite katılan Tarım Okulu
traktörünün tam paşanın önünde sto ederek bütün görevlilerin fiyakasını altüst
etmesidir. İlgililer telâşlandılar, aracın üstüne, Köroğlu' nun türküsünde
öğütlediği gibi... ( düşmanın üstüne hörelenmeli ), aracın üstüne hörelendiler,
kızardılar ve güçbelâ işleterek süklüm püklüm gittiler.
Kolordu bandosu da ikindi
vakitleri bu meydanda, Müfettişlik önünde, nöbet çalardı. Okulda akşam
paydosunu iple çeker, kimileyin telâşla kitaplarımızı veya çantalarımızı
unutarak kendimizi meydana dar atardık. Yarım çember halinde dizilen
mızıkacıların çevresinde, biz irili ufaklı tam bir çember oluştururduk. Bizi
çalınan havalar kadar çalgıları, çalanların hal ve hareketleri de
ilgilendirirdi. Hele davulcu idris, kısacık boyu ve çelimsiz vücuduyla öyle
tokmak sallardı ki! Mızıka nedense, oyun havası bile çalsainsanın içine bir
hüzün çöker, bütün ünlü savaş alanlarından anılar sergiler.
Lozan barışında meydanın
çarşı yanında toplanıldı. Mutasarrıf, hükümetin önünde, bizim çoğunu
anlayamadığımız bayramlık sözler söyledi. Evet, sözler gerçekten bayramlıktı,
çünkü bu tür sözler olağanüstü kişiler tarafından söylenirdi.
Gelin alayları da muhakkak
bu meydana uğradıktan sonra gidecekleri yere yani, yanisi yok, oğlan evine
giderlerdi. Bu olayların hemen hepsine at üstünde ilâhi okuyarak eşlik eden
Dayoğun Hafız ( Dayıoğu Hafız) sesini burada iyice gazlayarak yükseltirdi.
Saray' a yalnız cenaze
alayları uğramazdı. Ben Erzincan' da kaldığım süre rastlamadım. Evet Saray,
Erzincanlıların ortak acı ve tatlı coşkularını harman ettikleri soylu ve sevimli
toz kaldırdığı çırçıplak bir arsa bozuntusu meydan! Şimdi üzerinde ters yönlü
rüzgârların ve Erzincanlıların bura ile ilgili bütün anıları ortada...
havada!... Hiçbirini yeri yerine koymaya olanak yok. Ama kime ve nasıl
anlatırsınız bu durumun ne kadar yakıcı ve yıpratıcı olduğunu. İnsanın, doğduğu,
büyüdüğü ve çok sevdiği bir yurdun en yapılı köşesinde ayakta kalmış bir tek taş
bile bulamamak ne kadar acı!
Biz bu acıyı kıyasıya
tattık, dileriz artık kimse tatmasın, kâfir ve çıfıt bile olsa!

Aynı Hanımın Kuyusu
Daha
Erzincan sağken ( çocukluğumun Erzincan’ ı 1939 depreminden önceki Erzincan
) Aynı hanım ölmüş, kuyusu da dolmuştu. Ayrıca “ Aynı ” adı da söylene
söylene halk ağzında “ Ayna ” haline gelmişti. ( demek ki sözcüklerde
aşınıyor, dolayısıyla biçim değiştiriyor! )
Burası çarşının en kalabalık ve en işlek yerlerinden biriydi. Büyük
dükkânlarda Saracoğun (Saraçoğlu’ nun ) kahvesi, Paşa hamamı, Bezircilerin
hanı, Hışırın oteli ve belli başlı iş yerleri hep bu kuyuda birleşen dört
yolun üzerindeydi. Memleketin tanınmış kişilerine de çok kez burada
rastlanır.
Çermeli hoca her zaman Kalealtı yanından gelerek Ulu camiye giderdi. Hoca
iri yarı, fiziksel ve ruhsal yapısıyla görkemliydi. Dükkânların önünden
geçerken oturan esnaf ağaya kalkarak ayaktakiler de önlerini ilikleyerek
onu selamlardı.O da selam verenlerin yüzüne bakmadan, sadece sağ elini
göksüne, Erzincan deyimiyle iman tahtasına(Bu niteliğinden olacak ki eskiden
bazı becerikli hocalar güzel kadınların bu vücut bölgesine bütün dünya hırs
ve heveslerinden arınmış olarak yazı yazarlardı!) koyarak onların selamına
karşılık verirdi.Fakat kimse ile konuşmazdı.Kendisine bütün memleket
halkının sevgi ve saygı göstermesinde onun bilgi ve görüşünün dürüst ve
ağır başlı oluşunun büyük payı vardı.Ama,kanımızca,bu daha çok,hocanın dünya
işlerine ahiret kaygısıyla karıştırmamasından günah ve ceza
hesaplarında,diğer bazı hocalar gibi insanı hemen <yangın var!> itfaiyeye
koşturacak, yada can kurtaran arabası istemek, veya kompartımandaki imdat
kolunu çekmek(her türlü sui istimal cezayı müstelzimdir.)zorunda bırakacak
kadar ifratçı olmamasından ileri geliyordu. Ona göre tövbe etmek ömür boyu
olanaklı, affa uğramak her zaman olasıydı.
Erzincan’ın ilk milletvekillerinden Osman efendi hoca da sol
eliyle uzun (o zamanlar “maksi” lafı daha piyasaya çıkmamıştı) cübbesini
toplayarak, sağ eliyle de çevresini selamlayarak eczahaneye gelir
giderdi.Osman efendi memlekette,girişimci ve yetenekli bir kişi olarak
tanınmıştı Öyle ki, bir vakitler “simya” ilmiyle uğraşarak altın yapmaya
kalkışmış Fırattan su alarak palangadaki tarlalarını sulamıştı. Dünya
işleriyle uğraşmak onu ahiret hazırlıklarından da alıkoymamış, farzlar şöyle
dursun, dört kez evlenmek külfetine (!) katlanarak sünneti de harfi
harfine yerine getirmişti. Sırtına bütün nabızlara serbet vermeyi hedef
tutan bir parti tüzüğü gibi hepten ve renk renk yamalıklardan yapılmış bir
uzun hırka, başına benzeri başka bir kimsede görülmemiş bir başlık giyen
Ciminli Baba da (veya Ciminli Şeyh) zaman zaman bu çarşıda görünürdü. Baba
sırtındaki hırka ile ayağındaki siyah çizmeleri yaz kış taşır hiç
çıkarmazdı. Ona bir çok kimseler ermiş gözüyle bakarlardı. Babanın değme
kişide zor rastlanan gerçekçi ve başarılı bazı tutum ve davranışları da bu
inanışı kanıtlıyordu. Bir kez onun bir dediğini iki etmeyen ve rızasını elde
etmek uğruna cilve ve çaba yarışına giren dört karısı vardı.
Öte yandan sayısı kimine göre yüzleri, kimine göre de binleri
aşan müritler onun kentteki evine memleketin dört bucağından sepet sepet,
çuval çuval yiyecek taşırlardı. Üstelik Baba, oğullarının adını Cebrail,
İsrafil, Mikail, ve Azrail koymak süretiyle öbür dünya içinde temelli bir
hazırlık, verimli bir yatırım yapmış durumdaydı.
Aşar zamanı, bizim Sütananın kocası dellal Osman efendi de daha
çok buradan mültezim ağalarını Köyyüzü alımı için hükemete çağırırdı. “Aşar
zamanı yaklaştı, talip olan mültezim ağaları ... falan falan” diyerek.
Ben memleketin beylerinden olan ve en zengin kişilerinden biri
olarak bilinen Mehmet Ali bey’e de hep burada rastlardım. Zenginliği kadar
pintiliğiyle ün yapmış olan M.Ali bey’in fiziksel hareketleri de pinticeydi.
Ayaklarını, adım atarken korka korka yere basıyor, selam verirken elini,
halterciler gibi, adeta zorlayarak yukarı kaldırıyordu. Her halde o vakitler
Erzincan’da kızacak şey çok az olacak ki, onun bu ufak tefek kişisel
çarpıklıkları herkesin gözüne batıyordu. Özellikle, memleketin halkı onun
çok az kahve alışına tutuluyordu. Nasıl tutulmasın ki memleketin yarısını
elinde tutan koca Ali Bey’in torunu eve topu topu elli dirhem kahve
götürüyordu. İlk bakışta insana tuhaf gelen bu iğreti değerlendirme aslında
perde temelsiz sayılmazdı. Öyle ya, kahvesi olanın konuğu az olurdu. Konuğu
az olmak da, elli pare köyü mum tutturan bir hanedan çocuğu için ayıpların
en büyüğü idi. Çünkü halkın çok önem verdiği değerler arasında konuk saygısı
her şeyden önce geliyordu.
Halkın tek haber kaynağı olarak baş vurduğu ajanslar yine
buradaki Saraçoğlu kahvesinin önünde duran kara tahtaya yapıştırılırdı.
Ajanları mürekkeple yazılmış kağıtlarda mutasarrıflık yayımlardı. Memlekette
okur yazar çok az olduğundan bu ajanslarla çok daha öğrenciler ilgilenirdi.
Halktan tek tük meraklı kişiler, tahtanın önünde böyle bir öğrenci görünce,
hemen yanına sokulur “hele efendi, yüskek ohu biz de diyniyek” derlerdi.
Okuma sırasında zaman zaman birbirlerine göz atarak, konunun önemine işaret
ederlerdi. Okuma bitince de hep bir ağızdan öğrenciye: “anambabam ağza
sağlıh, Allah ocağa bağışlıya “ derlerdi.
Kayıp duyurusu yapan dellallar da, bu dört yol ağzında bir iki
kez seslenirlerdi: “Ahşamdan bu yanı bir gırmızı düğe bulan heyir sahabı ,
helalından, iki mecidiye mecidiye müjdesi vardır eey...” diye bağırarak.
Paşa hamamına gidecek kadınların bindiği faytonların buradan
geçmesi zorunlu idi. Hali vakti yerinde olan kişilerin hanımları çarşıdan
yürüyerek hamama gitmek istemezlerdi. Çünkü, böyle bir gidiş, en önemli
işlerini bile yarıda bırakıp, dükkanlarının önüne seyre koşan yediden
yetmişe erkeklerle bir defile haline dönüşürdü. Hele kadınların, hamamdan
çıktıktan sonra buğulanmış gözler ve kızarmış yanaklarla çarşıdan geçmeleri
büsbütün sakıncalıydı. Bu bakımdan, hamam dönüşü arabanın körüğü kesenkes
kaldırılmalıydı.
Memleketin en zengini olarak bilinen hareketli ve hayır sever
Hışır’a (Aile oldukça dallı budaklı olduğu halde,”Hışır” deyince akla yalnız
ve hemen Nuri efendi gelirdi.) buralarda pek rastlanmazdı. O çok kez
çarşının, daha canlı olan üst kesiminde görünürdü. Yoksul bir babanın çocuğu
olduğu halde yüzbinlerin (o zamanın yüzbinleri, şimdinin milyon beklide
milyarları) çok üstünde olduğu belirtilen varlığını profesyonel boksör ve
futbolcular ve genel deyimiyle, “profesyonel sporcular” gibi, hep alnının
teriyle kazandığını söylerlerdi. Fakat Hışır, “Rabbena, hep bana!” deyip
bütün kazancını cebine yada küpe indirmez, toplum yararına işler içinde pay
ayırırdı. Sırasında, yetim ve yoksulları da, doğrusu (Erzincan deyimiyle:
“yarın can verecevük, gahah nasıl dinimizi yıhah”) görürdü.
Çok güçlü belleğine işlek ve ışıklı zekasına kaşın okuma yazma
bilmezdi. (Anım Arap harfleri dönemine aittir, belki sonradan yeni yazıyı
öğrenmiştir.) Bu günmüş gibi aklımda, bu bilgisizliği üzerindeki üzüntüsünü,
bir gün bizim dükkanın önünde babamla birlikte sade kahvesini içerken şu
içten sözlerle dile getirmişti: “Mehmet efendi, tek bir gözüm kör olsaydı
da, şu ohuma yazmayı öğreneydim, vallaha razıydım.”
Ben arada bir bu çarşının yukarı kısmında yoklamacıyı da
görürdüm. Kalıp kıyafeti, kalın püsküllü fesi, kıranta sakalı ve fırlak
olmayan göbeğiyle eskinin resimlerde tanıdığım paşalarını andıran bu zatın
adını hiç kimse söylemez hatta bilmezdi. Herkes onu yoklamacı yada yoklamacı
efendi diye anardı. Onun asıl dikkati çeken yanı, sokakta giderken bile,
kalın kalın ve enli enli inlemesiydi. O bu alışkanlığı duyduğuma göre, bir
oğlunun genç yaşta ölmesi üzerine edinmişti.
Bu çarşıda beni çok ilgilendiren alışveriş,dellalların at yada
araba satmaları idi.Dellal yalnız atı satıyorsa ata biner,atla beraber
arabayı da satıyorsa, arabacı yerine oturarak, abracılığı da üzerine
alırdı. Bu durumda gevrek ve yayvan bir ağızla şu tekerlemeleri söyler
dururdu:
At araba, tahım daraba ,helal hazır,mal misafir, dellallık
ihtisap olanın üstüne(bazen komiklik olsun diye, sahibi de beraber
der)10.000guruuş!) Bu terane ile çarşının iki başı arasında mekik dokur(Bu
satış şekli de uygulansa trafik, bugün belki,daha bir hoş olur!)pey vuran
kişilerin bulunduğu dükkan yada kahvelerin önünden geçerek, son peyleri
kendilerine bildirir.(Yukarıda söylemeyi unuttum, dellal bu patırtı gürültü
arasında atın terbiyelerini sol eline alıp tabakasından__(kara
sakızdan)__zaman zaman sıgara da sarardı. Bu sırada arabanın hızı doğal
olarak düştüğünden__(kamçı çalışamaz)__Dellal, yol boyunca ilgili kişilerin
sorduğu soruları, gazetecilere gereğince açıklamalar yapan politikacılar
gibi, tamamlayıcı bilgiler verirdi.)Ve artık fiat kıvamını bulup da
artırmalar iyice durunca, hareçliyorum… hareçliyorum…. Davacılık etmeyin
işitmedim demeyin (Birden kulaklara zor veren yüksek perdeden bir sesle
peycilerden en ağır alanına) “Efendi bir şey demiy misen?” Der ve yanıt
olumsuz olunca da, hareç…. Haraç diyerek satışı tamamladı. Deli Mustafa da
çok kez köpeklerine (çarşının ”salahana” denen sahipsiz köpekleri hep
onundu) çarşısının üst kısmında ekmek dağıtır,arkasından gür bir
komutla onları yine aynı hanımın kuyusuna doğru koştururdu.
Köpekler,kuşkusuz komutu anlamaz, ancak, öne düşerek belirli yöne koşan
Mustafa’nın peşinden giderlerdi.Ve Mustafa koşunun bitmesi gereken
yerde,kendince önemli saydığı dükkancıların önünde, yüksek bir Durrr…!
Komutu çekerek kendisiyle birlikte köpeklerini durdururdu.Bu durumda,
köpekler yüzlerini,tüm ona çevirerek ya ekmek yada yeni bir komut
beklerlerdi.
Geçimini eskicilikle sağlayan Deli Mustafa, arada bir tellaklık
da yapardı.Ve ünlemeleri çok kez komik olduğundan, herkes işini bırakıp onu
dinlerlerdi. Anımsıyabildiğim en ünlü duyurularından biri şu idi: Yağ
kapanında (Yağ hali-satış saatleri dışında burada sinema oynatılırdı.) bu
ahşam sinema var, duyduk duymadıh demeyin, yorganlarımızı da beraber
getirmeyi (Halde soba moba olmağından) unutmayın!
Tanko hafız da bu çarşının ilginç kişilerindendi.Ona, herhalde,kıravat
bağladığı ve sakal bırakmadığı için halk bu adı takmıştı.Doğrusuna
bakarsanız hafızın cılız bılyıklarıda, halkın bu görüşünü
doğruluyordu.Dahası var, hafız fesine sarık da sarmıyor ve dükkanın önünde
başı açık dolaşıyordu.
Hafız tuhafiye üzerine iş yapardı.Dükkanın da ne arasan bulunur, ancak
fiatları, o günün ölçülerine göre çok yüksek olurdu. Bu bakımdan bir çok
kimseler Hafız için “Ne hafızı” onun dini imanı para! derlerdi.
Hafız sık sık İstanbul’a giderek mal getirirdi.Getirdiği mallar
arasında özellikle plaklar dikkati çekerdi.Çoğu gazel hem de ne
gazeller!Hafız sami, Hafız Ahmet, Hafız Yaşar, Hafız Burhan’dan gazeller.
Dükkanın önüne bir sürü avara (Bazı yerlerde boş gezenlere avara diyorlar)
birikirdi.Fakat hafız reklam oluyor, dükkanım tanınıyor diye sevineceği
yerde, dükkanın önünü dolduranlara “Ula haydi gedin işize, burada tiyatora
mı oynadıyuh? Ele ya babaz getmişti bu plakları.Ben gedim, anadın mı?avuç
dolusu para töktüm, siz gelin bedaha (bedava) diyneyin (dinleyin)Neyin nesi?
Askurum (aksırım) kakarmısan? (kakar mısın?)” sözleriyle oradan kovalardı.
Çarşıda bazı sorular ve yersiz istekler için hazır deyimler
vardı.Bunlar da çarşının esprisini teşkil ederdi.Örneğin, babasını
dükkanda bulamayınca nereye gittiğini dükkan komşusuna soran çocuğa ilk kez
ve kesinlikle şu yanıt verilirdi: (Hanımları kunkuluna bindürdü hamama
götürdü.)
Yetersiz istek halinde de çarşıya yabancı bir yurttaş, dağ
köylerinden bir garip, hiç ilgisi olmayan bir dükkandan antika bir şey
sorar, örneğin bir bezaza, manifaturacıya tutar (zurna kamışı var mı?) der.
Bunun üzerine dükkan sahibi (Dükkanlarda ayrıca satıcı yoktur. Günlük
alışveriş bir kişinin vaktini bile tam almaz.) başını kapıdan dışarıya
uzatarak bağırır: “Şekeroğlu, al bunu da hanaa…!” ve böylece çarşıya bir
garibin düştüğünden komşulara bilgi verir. Arkasından, adamın isteğiyle hiç
ilişkisi olmayan başka bir dükkana, örneğin leblebici dükkanına gönderir. O
da başka bir ilgisize savar. Ve oncağız, oyunun farkına varıncaya kadar,
dükkandan dükkana gider durur. Oyun oynanırken çoğu dükkancılar, durumu
izler ve kimi “Ula günah elin fıkkeresini oynadılar” diye acınır, kimi
“Ula, hele şunların ettiğine” diyerek kahkahayı bastırır.Bu çarşının
havasını zaman zaman yumuşatır.
Çarşının açık bulunduğu sıradaki namaz vakitlerinden yarım saat önce
palabıyık (şimdiki bıyıkların yanında yavru kalır)Tellal Şevki(Gözünün
bürüne devamlı olarak etrafı kapalı bir toz gözlüğü takardı) her yüz , iki
yüz adımda hopörlöre meydan okuyan sesiyle ”Vakit sela ya müslimun
!” diye bağırarak namaz kılanlara vaktin yakın olduğunu haber verirdi. Gel
zaman, git zaman, (Keşke gel zaman, gitme zaman! da diyebilseydik) bu deyiş
“namaz vakti yakındır !” diye Türkçeleştirirdi. Böylelikle önceleri
bazılarınca yalnız amacı bilinen bu bağırışın artık anlamı da herkes
tarafından anlaşılmış oldu.Öğle namazında cenaze de varsa. Tellal vakit
duyurusunun arkasına şu bildiriyi de eklerdi: “Camii kebirin önüne cenaze
namazına hazır…oğullarından…..Efendi….Allah rahmet eyliye!...”
Cenaze bildirisine bütün gelip geçenler ve dükkancılar kulak
kabartır ve hiç biri anlamını bilmeden kendi kendine “inna lillah ve
inna ileyhü racıun!” diye mırıldanırdı.
Bundan ,sonra namaz hazırlığına geçilirdi. Teneke ibriklerdeki
sular dükkanın içine ve önüne bir kırık çizgi biçiminde dökülür,
arkasından, çeşmede abdest tazelenerek camiye gidilirdi.
Camiye gidenler, şöyle böyle yarım saati bulan ayrılıkları
süresince dükkanlarını kapamayarak, gözetimi “efendi, bizim tükene de göz
kulak ol” diyerek, namaza gitmeyen komşularına bırakırlardı.Çünkü, hırsızlık
olayları yurdun bir çok yerinde olduğu gibi, Erzincan’da da yok denecek
kadar azdı. Gündüzün Gündüzün evlerin kapıları kilitlenmezdi: ayrıntısız
bütün kapıları açarak (tık tık vurmayada gerek yok) içeri girebilirdiniz.
Avlularla bahçelerde (hemen hemen bütün evlerin meyve sebze ve çiçek
karışımı bir bahçesi vardı. Zaten bundan esinlenerek Erzincan’a “etrafı
dağlı – dağlar da sözcüğün gerçek anlamıyla dağ, oyuncak değil – ortası
bağlı” demişler) unutulan pabuç, balta, dehre, bel, kova gibi taşınması
kolay şeylerle ilgili hazırlıkları “poşa” diye çağrılan çingeneler, koyun
sürüsü, kervan... vb. türünden olanları da hep “eşkıya” diye adlandırılan
soyguncular yapardı ; kısacası, bu işin yalnız, profesyonelleri vardı,
amatörlerine hemen hemen hiç rastlanmazdı.
*
Yöresel deyişler kalın
yazılarak belirtilmiştir.
Devam edecek....
|