www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü

 ANI çekmeces

' NE KATLANAN YAPIT

Telif hakkı sahibi: M. ÖZBEK, H. ÖZBEK, K. ÇETİN, G. BAŞGÖZE

 

ERZİNCAN'DAN KEMAH' TAN

*

www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü, daha önce kitap olarak yayınlanmış bu yapıtı Edebiyat Atölyemize gönderen ve  yukarıda adı geçen değerli telif hakkı sahiplerine ayrı ayrı teşekkür eder.

Ülkemizde Cumhuriyetle birlikte önceleri Türkocakları, daha sonraları Halkevleri çevresinde toplanan aydınlar kuşağının; kendi kültürümüze, kendi değerlerimize sahip çıkma eğilimi yaratarak pek çok folklorik eserin yayımını sağladıklarını bilmekteyiz.

Bunlardan birisi de Nizamettin ÖZBEK ‘ in  Erzincan’ dan Kemah’ tan… ıdır. Yörenin ünlü bir halk türküsünden adını alan bu eser, otuz beş yıl önce ilk yayınlandığında büyük bir ilgi görmüştü. Bugün, Erzincan folkloru denildiğinde ilk akla gelen bu eser olmaktadır.

 ÖZBEK, bu kitapta Erzincan’ ın günümüzden elli altmış yıl önceki günlük hayatından kesitler vermektedir. Anıların sıcaklığına dayalı, kültürel özü ağır basan bu yazılarda yazarın anlatım gücünü fark etmemek mümkün değildir. İyi bir gözlem, yerel ağıza hakimiyet, olaylara eleştirisel bakış en çok da mizahi anlatımın gücü “ Erzincan’ dan  Kemah’ tan ” ı kolayca okutuyor bizlere…

Okuyuculardan, hemşehrilerinden ve halk kültürü çevrelerinden gelen geniş istek, kitabın ikinci baskısının yapılmasını gerektirmiştir. Şimdi elinizde bulunan bu kitap yazarın o ilk eserini  yeniden ele alıp  geliştirmesiyle ortaya çıkmıştır.

 Bu ikinci baskının da halk kültürü çevrelerinde geniş ilgi uyandıracağına inanıyor, değerli yazarını yürekten kutluyoruz.

 Kamil TOYGAR ,

Başkan Yardımcısı, Milli Folklor Araştırma Dairesi,

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, Mayıs 1982

 Sunuş 

Birinci baskının önsözü şöyle idi; “AZ VEREN CANDAN, ÇOK VEREN MALDAN ". Biz de öyle;  az, fakat candan yazmaya çalıştık. " MİSAFİR UMDUĞUNU DEĞİL BULDUĞUNU YER ". Okuyucu da öyle; umduğunu değil bulduğunu okur. " BABAMIN ADI HIDIR, ELİMDEN GELEN BUDUR ".  Benim de öyle;  fakat önemsiz bir farkla: Dedemin adı " Hıdır ".  İkinci  baskıya, çok derinlerde kalıp zamanla su yüzüne çıkan çokça anı eklendi. Fakat sunuş için aklıma yeni bir şey gelmedi.

Gelemezdi de!

Erzincan'dan Kemah'tan

Erzincan'dan Kemah'tan... arkası? " yar gelir oynamaktan " mı diyeceksiniz? Nerede...! Yerin, yerli ( devamlı ) yersiz oynamasından Erzincanlıya sıra mı geliyor ki!

Fıkra meşhurdur: Yoksul ve dermansız bir kadın iki küçük yavrusu ile bir derenin kenarına gelir; karşıya geçecekler... Çocuklardan birini sırtlar, bin bir güçlükle götürür bırakır. İkinci yavrusunu almak üzere geri döner, fakat derenin birden derinleşen bir yerinde kendini akıntıya kaptırarak boğulur gider. Durum çok açık ve alabildiğine acıklı! Çocuklar karşılıklı iki kıyıda birbirine yaklaşamıyor, anne mevlasını bulmuş habire uzaklaşıyor. Olayı bir ağacın gölgesinden çaresizliğin verdiği eziklikle izleyen bir Bektaşi babası ellerini havaya, o sonsuz boşlukların ulu varlığına kaldırarak: " Ey Ulu Tanrım! Şu işi kazara kullarından biri yapsaydı, yeri göğü yerinden oynatır, hak ve adaletin uğruna, onu yedi kat yerin dibine batırırdın. Peki senin bu yaptığın nedir? Hikmetinden sûal olunmaz! " der.

İyi amma durup dururken, daha ortada fol yok yumurta yokken bu fıkradan murat ne? O halde hemen hatırlatalım ki konumuz Erzincan'dır. Hani şu salgından, eşkıyadan, selden, taşkından kurtulup da azıcık nefes alacağı sırada bir  deli depremle altı üstüne gelen ve kendi deyimiyle,  bir solukluk olan Erzincan.

Evet, Aralık ayının yirmi yedisi, kar kış kıyasıya gelmiş çatmış, bütün hışmıyla ovaya çullanmıştır.. Dağların ılık ve ışıklı günlerde bile güç yol veren geçitleri, üçüncü zilden sonra hiç hatır gönül tanımayan tiyatro kapıları gibi kapanmıştır. Gökten devamlı kar inmekte, Erzincan' ın bir numaralı belâlısı, Karayel dört bir yanı haraca kesmektedir. Varını yoğunu korkudan ortaya dökerek bir deri bir kemik kalan ağaçlar zangır zangır titremektedir. Bu gece bir kalleşliğe, büyük bir oyuna gebe gibidir. Gerçekten köpekler biteviye ulumakta, Fırat, evet o yıllar yılı büyük parti liderleri gibi ova ile diyalog kuramayan Fırat, belâlı bir olaya tanık olmaktan kaçınan insanlar telâşıyla süklüm püklüm sıvışmaktadır. Emzikli çocukları bulunan evlerden sokaklara uzanan cılız ışıklar da yaklaşan bir afeti sezermişçesine ürkek ve isteksizdir.

Ama evlerin içi o kadar güvenli o kadar cana yakındır ki!... Kiraya verip para kazanmak için değil de oturup barınmak için yaptırılmış yüksek tavanlı, doğrama kapılı odalar; üzerlerine, rahatça " Düğün salonu " ya da " Kapalı spor sarayı " levhası asılabilecek ferahlıkta zengin sofalar, içerisine, bu günkü koşullara göre iki bekârı rahatlıkla, bir gecekondu ailesini azıcık hesaplayarak sığdırabileceğiniz dolap azmanı yüklükler. Duvarlara soğuk değil kurşun işlemez. Hele damlar, askerlikteki deyimiyle parça emniyetli değil dane emniyetli; bel kalınlığındaki kirişler üzerinde binlerce kilo, kilo da pek kibar, batman batman toprak.

Kar, kış, fırtına... bunlar kurtlarla kuşlara...

Geçim sıkıntısı da yoktur. Kilerler alabildiğine, ağzıberaberi doludur.  İşte şu köşede duran ekmek teknesinde en aşağı on beş günlük ekmek vardır. Varsın ekmek pişiren kadınlar grev yapsın! ( O günlerde grev sözünü değme sözlükte bulamazdınız! ) Kavurma, kıyma, yağ zavrakları ( kısa boylu ve çok göbekli bakır kaplar ) duvarların dibine sıra sıra dizilmiştir. İsterse kasaplar altı ay, evet evet doğru okuyorsunuz, altı ay, yani yüz seksen gün " et yok " desin.

Tavanda her an hizmete hazır vitamin bombaları, elma, armut, üzüm hevenkleri, kabzımala, manava kim minnet etsin?

Bulgur, fasulye ve un çuvallarının üstüne merdivenle çıkılır, bir devrilseler, insan bolluk belası altında kalır. Raflarda sıralanan reçel kavanozları renk renk, çeşit çeşit...  Ya turşular... ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Erzincan turşuları dehşettir. Turşular lezzet dellalıdır. Turşular kışkırtıcı ve fesattır... Biber, pazı, armut ve hıyar turşuları.

Köşede kuru yemiş sandığı... Kapağı da öyle ağır ki! Bu sandık değil, dükkân! Babalığın bir vitrini noksan. Sıra sıra dut ve kaysı pestilleri, halka halka saruçlar ( sucuklar ) ceviz içi, badem ve çekirdek torbaları.

Hele yurt çapında bütün bakkalların yüz akı Erzincan peyniri. İnanki ( yanılmıyorsam Diyarbakır deyimidir ) her evde bir tulum. Öğünmek gibi olmasın, şimdinin yüz gramları o günün bir dürümüne bile vız gelir. Kısacası her şey bol ve seçmedir. Soba tahtalarında Pelit odunları kucak kucak, sedirler üzerinde yün yataklar yumuşak ve sıcaktır. Herkes halinden ve geleceğinden güvenli oluşun verdiği tatlı yumuşaklıkla, yaşına göre ya mışıl mışıl ya da horul horul uyumaktadır. Fakat, ayrıntısız bütün Erzincanlıları ve Erzincan' da oturanları, boy boy vurup sarsan, yıkıp yok eden afet yaklaşmaktadır. Söylendiğine göre birden bir uğultu kopar. Yer, aysız ve yıldızsız gecelerde deli rüzgârın kamçıladığı denizler gibi kudurup şahlanır. Öyle gelip geçici değil, soğukkanlı ve evvelden pazarlıklı bir hırsla sarsar da sarsar. Bilerek, hesaplı, kitaplı... hakimlerin deyimiyle, taammüden. Ve kıyamet kopar! Anaç duvarlar yarılır, dışarıdan ses bile sızmayan evlere sel gibi bir ayaz dolar. Bacalar çöker, hantal bacalar, akmasın diye yerin olanca toprağı üstüne yığılan ve gâvur ölüsü gibi düştüğü yerden kalkamayan bacalar. Taş loğlarla beli kırılan bacalar. ( damlar )

Devrilenler, dökülenler, kırılanlar, savrulanlar, saçılanlar... Yananlar, tutuşanlar, kavrulanlar...

Ağlayanlar, sızlayanlar, bağıranlar, bağıramayanlar...

Titreyenler, başı dönenler, bayılanlar, can çekişenler, ölenler...

Böğüren sığırlar, meleşen koyunlar, kişneyen atlar, uluyan köpekler...

Dünyada bilinen ve bilinmeyen ne kadar acı, dert, zulüm, işkence varsa hepsi ayakta, hepsi iş başındadır. Bu bir belâ ve afet tufanıdır. Yani belânın her türlüsü, büyüğü küçüğü, evcili yabanisi, dişisi erkeği, tam kadro ile ayakta, iş başındadır. Ve ne yürekten bir çalışma, ne görülmemiş bir çaba! Ne diyelim? Hepsi ettiklerini bula! Kerpiç ve kereste yığınlarının altından donup kalmayan sıkılıp boğulmayan sesler sızar: " Kurtarın, öldüm kurtarın... ocağıza düştün kurtarın...! Kim kurtarsın, nasıl kurtarsın ve ne ile kurtarsın?... Bu benzeri görülmemiş ana baba gününde daha çok ölenler kurtulmuştur. Topraktan anasının, babasının, yavrusunun ölüsünü çıkarmak bahtsızlığına uğrayanlar... İşte asıl bunlar yaşayan ölüler! Yerin altı, daha gerekçesi bilinemeyen karanlık hükmünü böylece yerine getirdikten sonra, sıra yerin üstüne gelir. Yangınlar çıkar, böylece toprak altında kalmayan, ezilip toz olmayanların bir kısmı da yanarak kül olur. Ve A dan Z ye felaket sözlüğü oluşur.

" İnsaf dinin yarısıdır " diyen de böyle yapar mı? Hikmetinden sual olunmaz.

Yıllardır hasretini çektiği, daha bir yılcık olsun keyfini süremediği tren, şimdi ona kazma kürek, çadır, battaniye, ilaç ve ekmek taşıyacaktır. Ya o da olmasaydı, n'olacak olmazdı? Boşuna mı demişler: " Beterin çoktur, hazinende kalsın! " diye.

Her şey yıkılmış, her şey ezilmiş... Dengesini koruyabilen, yerlebir olmayan iki yapıt kalmış, Kalealtı mezarlığının girişindeki Terzibaba türbesiyle Çadırcı hamamı. Türbeyi içinde yatan, hamamı da Koca Sinan kurtarmış.

Erzincan'ın hemen herkesçe bilinen bir tanımı, ikinci adresi vardır: " Etrafı dağlı ortası bağlı. " Şimdi bağ büyük bir mezar, rahmetli Terzibaba da türbedarı. Ovayı çevreleyen dağların eteklerindeki köylere bakınca, anası babası kalmadığı için bilmem kaçıncı dereceden hısımlarının yanına sığınan öksüz çocukları hatırladım. Sanki bunlar da dağlara sığınmışlar. İnsanın anası alınır, babası alınır, kardeşi alınır, hatta yavrusu, yani diri diri canı alınır, fakat memleketi alınmaz, ayıptır!    

Saray

Dikdörtgen biçiminde büyük bir meydan; büyük yanlarda birinde Ordu Müfettişliğiyle Ortaokul,birinde de Belediye ile Genel Kitaplık, bir de Askeri Mahfel. Küçük yanlarda ise karşılıklı, Hükümet ve Vali konakları. Vali konağının önünde Hamidiye Çeşmesi vardı. bu çeşmeye Kurutilek Çeşmesi de denirdi. Kurutilek suyu o günlerde Erzincan' ın en beğenilen suyu idi. Bir güveç kuru fasulye yiyip bundan bir maşrapa içenin midesinde bir şeycik kalmaz, erirdi. Bu bakımdan yiyip içeceğine düşkün ve de vakitli ( zengin ) kişiler, evleri çok uzakta da olsa ( kent içinde o günlerin en uzak mesafesi on beş yirmi dakika bile çekmezdi; zamanın cilvesine bakın ki, şimdi bu süreler içinde arabanıza park yeri bile bulamıyorsunuz. ) İçme sularını bu çeşmeden getirtirlerdi. Saray' ın bütün Erzincanlıların yaşantısında derin izleri vardır. Çünkü, Erzincanlılar acı ya da tatlı bütün ortak heyecanlarını burada yaşamış, burada paylaşmışlardır.

Saltanat devrinin dillere destan müşiri Zeki Paşa, devlethaneye ( evine ) gidip gelirken, alayla burada arabasına biner ve yine burada arabasından inermiş. Ve bu görkemli geliş gidişler o günlerin sessiz ve hareketsiz Erzincan' ında halk için çok renkli bir seyir, bir boş zaman değerlendirmesi olurmuş. Hele deli Dursun da elleriyle trampeti, ağzıyla da borazanı yansılayarak alayın önünde yer alınca!

Zamanın süresi belirsiz askerliğini çoğu birkaç aylık yürüyüşten sonra varılan sınırlarda hem de savaşarak yapan erler, buradan cepheye uğurlanırlarmış. Ve ağlamaktan gözleri kan çanağı gibi kızaran kadınlar, içten içten " anan öle oğul anan öle " diyerek gözyaşlarını ehramlarının bidiğine ( yenine ) silerlermiş. Bu durumda hıçkırıkları budak budak boğazlarında düğümlenen erkekler de dikkati kendilerinden uzaklaştırmak için, yapma bir kızgınlıkla ağlayan kadınlara;

- Ayıptur, ayıptur niye ağlıysız? Onlar düğüne gediy, diyerek çıkışırlarmış. ama kadınlar bu çıkışı çok alt perdeden, bayağı fısıldayarak;

- Ele amma efendi, çoh çetin! diye güya yanıtlar, ağlamalarını çiseleyen yağmur telâş ve sessizliğiyle, sürdürürlermiş.

Bizim çocukluğumuzda bütün tören ve kutlamalar bu meydanda yapılırdı. Divrikli hoca, vezni, kafiyesi ve hatta anlamı da serbest manzumelerini burada okurdu.

Kurtuluş savaşının sevinç tüttüren haberleri hep burada dile getirildi. Burada değerlendirildi. Bir müjde kıvılcımıyla ateşlendikten sonra artık, barut gibi kabını parçalayan  bir coşkunluğu topluca boşaltmaya yarayan araç ve eylemlerle, top, tüfek, davul zurna, tulum, kemençe, bar, horon ve zeybekle. Babam söylerdi: Enver Paşa, Sarıkamış bozgununun tek sorumlusu olarak burada halktan özür dilemiş; görgülü ve ağır başlı ağabeylerinin bütün uyarma ve yakarmalarını, elinin tersiyle geri itip binlerce delikanlıyı kara kışa kırdırdıktan sonra.

Enver Paşa' nın Erzincan' a bu gelişi, hemen hemen bütün Erzincanlıların atsız arabayı görmelerine olanak vermiş. Ayağına yemenisini çeken, başına ehramını alan bu  " gâvur icadını " görmek için soluğu Saray' da almış.

Yine, Allah rahmet etsin, babam anlatırdı: Erzincan' a bir ara, yanılmıyorsam,  mutasarrıf olarak atanan Deli Osman Paşa, bu meydandan, ilk kez akıllı uslu hükümete doğru giderken arkasına takılan çocuklara;

- Ulan keratalar, Siz de mi benim deli diye ün saldığımı duydunuz! demiş. ( Paşa' nın bu çıkışı gösteriyor ki " asiyabı devleti bir har da olsa dönderir " diyen boşuna dememiş. )

Geçit resimleri de yine hep bu meydanda ve Ordu Müfettişliğinin önünde yapılırdı. Çocukluk bu ya, bu geçit resimlerinden aklımda kalan en ilginç olay, geçite katılan Tarım Okulu traktörünün tam paşanın önünde sto ederek bütün görevlilerin fiyakasını altüst etmesidir. İlgililer telâşlandılar, aracın üstüne, Köroğlu' nun türküsünde öğütlediği gibi... ( düşmanın üstüne hörelenmeli ), aracın üstüne hörelendiler, kızardılar ve güçbelâ işleterek süklüm püklüm gittiler.

Kolordu bandosu da ikindi vakitleri  bu meydanda, Müfettişlik önünde, nöbet çalardı. Okulda akşam paydosunu iple çeker, kimileyin telâşla kitaplarımızı veya çantalarımızı unutarak  kendimizi meydana dar atardık. Yarım çember halinde dizilen mızıkacıların çevresinde, biz irili ufaklı tam bir çember oluştururduk. Bizi çalınan havalar kadar çalgıları, çalanların hal ve hareketleri de ilgilendirirdi. Hele davulcu idris, kısacık boyu ve çelimsiz vücuduyla öyle tokmak sallardı ki! Mızıka nedense, oyun havası bile çalsainsanın içine bir hüzün çöker, bütün ünlü savaş alanlarından anılar sergiler.

Lozan barışında meydanın çarşı yanında toplanıldı. Mutasarrıf, hükümetin önünde, bizim çoğunu anlayamadığımız bayramlık sözler söyledi. Evet, sözler gerçekten bayramlıktı, çünkü bu tür sözler olağanüstü kişiler tarafından söylenirdi.

Gelin alayları da muhakkak bu meydana uğradıktan sonra gidecekleri yere yani, yanisi yok, oğlan evine giderlerdi. Bu olayların hemen hepsine at üstünde ilâhi okuyarak eşlik eden Dayoğun Hafız ( Dayıoğu Hafız) sesini burada iyice gazlayarak yükseltirdi.

Saray' a yalnız cenaze alayları uğramazdı. Ben Erzincan' da kaldığım süre rastlamadım. Evet Saray, Erzincanlıların ortak acı ve tatlı coşkularını harman ettikleri soylu ve sevimli toz kaldırdığı çırçıplak bir arsa bozuntusu meydan! Şimdi üzerinde ters yönlü rüzgârların ve Erzincanlıların bura ile ilgili bütün anıları ortada... havada!... Hiçbirini yeri yerine koymaya olanak yok. Ama kime ve nasıl anlatırsınız bu durumun ne kadar yakıcı ve yıpratıcı olduğunu. İnsanın, doğduğu, büyüdüğü ve çok sevdiği bir yurdun en yapılı köşesinde ayakta kalmış bir tek taş bile bulamamak ne kadar acı!

Biz bu acıyı kıyasıya tattık, dileriz artık kimse tatmasın, kâfir ve çıfıt bile olsa!                      

  

Aynı Hanımın Kuyusu

Daha Erzincan sağken ( çocukluğumun Erzincan’ ı 1939 depreminden önceki Erzincan ) Aynı hanım ölmüş, kuyusu da  dolmuştu. Ayrıca “ Aynı ” adı da söylene söylene halk ağzında “ Ayna ” haline gelmişti. ( demek ki sözcüklerde aşınıyor, dolayısıyla biçim değiştiriyor! )

Burası çarşının en kalabalık ve en işlek yerlerinden biriydi. Büyük dükkânlarda Saracoğun (Saraçoğlu’ nun )  kahvesi, Paşa hamamı, Bezircilerin hanı, Hışırın oteli ve belli başlı iş yerleri hep bu kuyuda birleşen dört yolun üzerindeydi. Memleketin tanınmış kişilerine de çok kez burada rastlanır.

Çermeli hoca her zaman Kalealtı yanından gelerek Ulu camiye giderdi. Hoca iri yarı, fiziksel ve ruhsal yapısıyla görkemliydi. Dükkânların önünden geçerken oturan esnaf  ağaya kalkarak ayaktakiler de önlerini ilikleyerek onu selamlardı.O da selam verenlerin yüzüne bakmadan, sadece sağ elini göksüne, Erzincan deyimiyle iman tahtasına(Bu niteliğinden olacak ki eskiden bazı becerikli  hocalar güzel kadınların bu vücut bölgesine bütün dünya hırs ve heveslerinden arınmış olarak yazı yazarlardı!) koyarak onların selamına karşılık verirdi.Fakat kimse ile konuşmazdı.Kendisine bütün memleket halkının  sevgi ve saygı göstermesinde onun bilgi ve görüşünün dürüst ve ağır başlı oluşunun büyük payı vardı.Ama,kanımızca,bu daha çok,hocanın dünya işlerine  ahiret kaygısıyla  karıştırmamasından günah ve ceza hesaplarında,diğer bazı hocalar gibi insanı hemen <yangın var!> itfaiyeye koşturacak, yada can kurtaran arabası istemek, veya kompartımandaki   imdat kolunu çekmek(her türlü sui istimal cezayı müstelzimdir.)zorunda bırakacak kadar ifratçı olmamasından ileri geliyordu.  Ona göre tövbe etmek ömür boyu olanaklı, affa uğramak her zaman olasıydı.

            Erzincan’ın ilk milletvekillerinden  Osman efendi hoca da sol eliyle uzun (o zamanlar “maksi” lafı daha piyasaya çıkmamıştı) cübbesini toplayarak, sağ eliyle de çevresini selamlayarak eczahaneye gelir giderdi.Osman efendi memlekette,girişimci ve yetenekli bir kişi olarak tanınmıştı Öyle ki, bir vakitler “simya” ilmiyle uğraşarak altın yapmaya kalkışmış Fırattan su alarak palangadaki tarlalarını sulamıştı. Dünya işleriyle uğraşmak onu ahiret hazırlıklarından da alıkoymamış, farzlar şöyle dursun, dört kez evlenmek külfetine (!) katlanarak  sünneti de  harfi harfine yerine getirmişti. Sırtına bütün nabızlara serbet vermeyi hedef tutan bir parti tüzüğü   gibi hepten ve renk renk yamalıklardan yapılmış bir uzun hırka, başına benzeri başka bir kimsede görülmemiş bir başlık giyen Ciminli Baba da (veya Ciminli Şeyh) zaman zaman bu çarşıda görünürdü. Baba sırtındaki hırka ile ayağındaki siyah çizmeleri yaz kış taşır hiç çıkarmazdı. Ona bir çok kimseler ermiş gözüyle bakarlardı. Babanın değme kişide zor rastlanan gerçekçi ve başarılı bazı tutum ve davranışları da bu inanışı kanıtlıyordu. Bir kez onun bir dediğini iki etmeyen ve rızasını elde etmek uğruna cilve ve çaba yarışına giren dört karısı vardı.

            Öte yandan sayısı kimine göre yüzleri, kimine göre de binleri aşan müritler onun kentteki evine memleketin dört bucağından sepet sepet, çuval çuval yiyecek taşırlardı. Üstelik Baba, oğullarının adını Cebrail, İsrafil, Mikail, ve Azrail koymak süretiyle öbür dünya içinde temelli bir hazırlık, verimli bir yatırım yapmış durumdaydı.

            Aşar zamanı, bizim Sütananın kocası dellal Osman efendi de  daha çok buradan mültezim ağalarını Köyyüzü alımı için hükemete çağırırdı. “Aşar zamanı yaklaştı, talip olan mültezim ağaları ... falan falan” diyerek.

            Ben memleketin beylerinden olan ve en zengin kişilerinden biri olarak bilinen Mehmet Ali bey’e de hep burada rastlardım. Zenginliği kadar pintiliğiyle ün yapmış olan M.Ali bey’in fiziksel hareketleri de pinticeydi. Ayaklarını, adım atarken korka korka yere basıyor, selam verirken elini, halterciler gibi, adeta zorlayarak yukarı kaldırıyordu. Her halde o vakitler Erzincan’da kızacak şey çok az olacak ki, onun bu ufak tefek kişisel çarpıklıkları herkesin gözüne batıyordu. Özellikle, memleketin halkı onun çok az kahve alışına tutuluyordu. Nasıl tutulmasın ki memleketin yarısını elinde tutan koca Ali Bey’in torunu eve topu topu elli dirhem kahve götürüyordu. İlk bakışta insana tuhaf gelen bu iğreti değerlendirme aslında perde temelsiz sayılmazdı. Öyle ya, kahvesi olanın konuğu az olurdu. Konuğu az olmak da, elli pare köyü mum tutturan bir hanedan çocuğu için ayıpların en büyüğü idi. Çünkü halkın çok önem verdiği değerler arasında konuk saygısı her şeyden önce geliyordu.

            Halkın tek haber kaynağı olarak baş vurduğu ajanslar yine buradaki Saraçoğlu kahvesinin önünde duran kara tahtaya yapıştırılırdı. Ajanları mürekkeple yazılmış kağıtlarda mutasarrıflık yayımlardı. Memlekette okur yazar çok az olduğundan bu ajanslarla çok daha öğrenciler ilgilenirdi. Halktan tek tük meraklı kişiler, tahtanın önünde böyle bir öğrenci görünce, hemen yanına sokulur “hele efendi, yüskek ohu biz de diyniyek” derlerdi.

Okuma sırasında zaman zaman birbirlerine göz atarak, konunun önemine işaret ederlerdi. Okuma bitince de hep bir ağızdan öğrenciye: “anambabam  ağza sağlıh, Allah ocağa bağışlıya “ derlerdi.

            Kayıp duyurusu yapan dellallar da, bu dört yol ağzında bir iki kez seslenirlerdi: “Ahşamdan bu yanı bir gırmızı düğe bulan heyir sahabı , helalından, iki mecidiye mecidiye müjdesi vardır eey...” diye bağırarak.

            Paşa hamamına gidecek kadınların bindiği faytonların buradan geçmesi  zorunlu idi. Hali vakti yerinde olan kişilerin hanımları çarşıdan yürüyerek hamama gitmek istemezlerdi. Çünkü, böyle bir gidiş, en önemli işlerini bile yarıda bırakıp, dükkanlarının önüne seyre koşan yediden yetmişe erkeklerle bir defile haline dönüşürdü. Hele kadınların, hamamdan çıktıktan sonra buğulanmış gözler ve kızarmış yanaklarla çarşıdan geçmeleri büsbütün sakıncalıydı. Bu bakımdan, hamam dönüşü arabanın körüğü kesenkes kaldırılmalıydı.

            Memleketin en zengini olarak bilinen hareketli ve hayır sever Hışır’a (Aile oldukça dallı budaklı olduğu halde,”Hışır” deyince akla yalnız ve hemen Nuri efendi gelirdi.) buralarda pek rastlanmazdı. O çok kez çarşının, daha canlı olan üst kesiminde görünürdü. Yoksul bir babanın çocuğu olduğu halde yüzbinlerin (o zamanın yüzbinleri, şimdinin milyon beklide milyarları) çok üstünde olduğu belirtilen varlığını profesyonel boksör ve futbolcular ve genel deyimiyle, “profesyonel sporcular” gibi, hep alnının teriyle kazandığını söylerlerdi. Fakat Hışır, “Rabbena, hep bana!” deyip bütün kazancını cebine yada küpe indirmez, toplum yararına işler içinde pay ayırırdı. Sırasında, yetim ve yoksulları da, doğrusu (Erzincan deyimiyle: “yarın can verecevük, gahah nasıl dinimizi yıhah”) görürdü.

            Çok güçlü belleğine işlek ve ışıklı zekasına kaşın okuma yazma bilmezdi. (Anım Arap harfleri dönemine aittir, belki sonradan yeni yazıyı öğrenmiştir.) Bu günmüş gibi aklımda, bu bilgisizliği üzerindeki üzüntüsünü, bir gün bizim dükkanın önünde babamla birlikte sade kahvesini içerken şu içten sözlerle dile getirmişti: “Mehmet efendi, tek bir gözüm kör olsaydı da, şu ohuma yazmayı öğreneydim, vallaha razıydım.”

            Ben arada bir bu çarşının yukarı kısmında yoklamacıyı da görürdüm. Kalıp kıyafeti, kalın püsküllü fesi, kıranta sakalı ve fırlak olmayan göbeğiyle eskinin resimlerde tanıdığım paşalarını andıran bu zatın adını hiç kimse söylemez hatta bilmezdi. Herkes onu yoklamacı yada yoklamacı efendi diye anardı. Onun asıl dikkati çeken yanı, sokakta giderken bile, kalın kalın ve enli enli inlemesiydi. O bu alışkanlığı duyduğuma göre, bir oğlunun genç yaşta ölmesi üzerine edinmişti.

            Bu çarşıda beni çok ilgilendiren alışveriş,dellalların at yada araba satmaları idi.Dellal yalnız atı satıyorsa ata biner,atla beraber arabayı da satıyorsa, arabacı yerine oturarak, abracılığı da   üzerine alırdı. Bu durumda gevrek ve yayvan bir ağızla şu tekerlemeleri söyler dururdu:

            At araba, tahım daraba ,helal hazır,mal misafir, dellallık ihtisap olanın üstüne(bazen komiklik olsun diye, sahibi de  beraber der)10.000guruuş!) Bu terane ile çarşının iki başı arasında mekik dokur(Bu satış şekli de uygulansa trafik, bugün belki,daha bir hoş olur!)pey vuran kişilerin bulunduğu dükkan yada kahvelerin önünden geçerek, son peyleri kendilerine bildirir.(Yukarıda söylemeyi unuttum, dellal bu patırtı gürültü arasında atın terbiyelerini sol eline alıp tabakasından__(kara sakızdan)__zaman zaman sıgara da sarardı. Bu sırada arabanın hızı doğal olarak düştüğünden__(kamçı çalışamaz)__Dellal, yol boyunca  ilgili kişilerin sorduğu    soruları, gazetecilere gereğince açıklamalar yapan  politikacılar gibi, tamamlayıcı bilgiler verirdi.)Ve artık fiat kıvamını bulup da artırmalar iyice durunca, hareçliyorum… hareçliyorum…. Davacılık etmeyin işitmedim demeyin (Birden kulaklara zor veren yüksek perdeden bir sesle peycilerden en ağır alanına) “Efendi bir şey demiy misen?” Der ve yanıt olumsuz olunca da, hareç…. Haraç diyerek satışı tamamladı. Deli Mustafa da çok kez köpeklerine (çarşının ”salahana” denen sahipsiz köpekleri hep onundu) çarşısının üst kısmında ekmek dağıtır,arkasından gür bir komutla onları yine aynı hanımın kuyusuna doğru koştururdu. Köpekler,kuşkusuz komutu anlamaz, ancak, öne düşerek belirli yöne koşan Mustafa’nın peşinden giderlerdi.Ve Mustafa koşunun bitmesi gereken yerde,kendince önemli saydığı dükkancıların önünde, yüksek bir Durrr…! Komutu çekerek kendisiyle birlikte köpeklerini durdururdu.Bu durumda, köpekler  yüzlerini,tüm ona çevirerek ya ekmek yada yeni bir komut beklerlerdi.

            Geçimini eskicilikle  sağlayan Deli Mustafa, arada bir tellaklık da yapardı.Ve ünlemeleri çok kez komik olduğundan, herkes işini bırakıp onu dinlerlerdi. Anımsıyabildiğim en ünlü duyurularından biri şu idi: Yağ kapanında (Yağ hali-satış saatleri dışında burada sinema oynatılırdı.) bu ahşam sinema var, duyduk duymadıh demeyin, yorganlarımızı da  beraber getirmeyi (Halde soba moba olmağından) unutmayın!

        Tanko hafız da bu çarşının ilginç kişilerindendi.Ona, herhalde,kıravat bağladığı ve sakal bırakmadığı için halk bu adı takmıştı.Doğrusuna bakarsanız hafızın cılız bılyıklarıda, halkın bu görüşünü doğruluyordu.Dahası var, hafız fesine sarık da sarmıyor ve dükkanın önünde başı açık dolaşıyordu.

Hafız tuhafiye üzerine iş yapardı.Dükkanın da ne arasan bulunur, ancak fiatları, o günün ölçülerine göre çok yüksek olurdu. Bu bakımdan bir çok kimseler Hafız için “Ne hafızı” onun dini imanı para! derlerdi.

            Hafız sık sık İstanbul’a giderek mal getirirdi.Getirdiği mallar arasında özellikle plaklar dikkati çekerdi.Çoğu gazel hem de ne gazeller!Hafız sami, Hafız Ahmet, Hafız Yaşar, Hafız Burhan’dan gazeller. Dükkanın önüne bir sürü avara (Bazı yerlerde boş gezenlere avara diyorlar) birikirdi.Fakat hafız reklam oluyor, dükkanım tanınıyor diye sevineceği yerde, dükkanın önünü dolduranlara “Ula haydi gedin işize, burada tiyatora mı oynadıyuh? Ele ya babaz  getmişti bu plakları.Ben gedim, anadın mı?avuç dolusu para töktüm, siz gelin bedaha (bedava) diyneyin (dinleyin)Neyin nesi? Askurum (aksırım) kakarmısan? (kakar mısın?)” sözleriyle oradan kovalardı.

            Çarşıda bazı sorular ve yersiz istekler için hazır deyimler vardı.Bunlar da  çarşının esprisini  teşkil ederdi.Örneğin, babasını dükkanda bulamayınca nereye gittiğini dükkan komşusuna soran çocuğa ilk kez ve kesinlikle şu yanıt verilirdi: (Hanımları kunkuluna  bindürdü hamama götürdü.)

            Yetersiz istek halinde de çarşıya yabancı bir yurttaş, dağ köylerinden bir garip, hiç ilgisi olmayan bir dükkandan antika bir şey sorar, örneğin bir bezaza, manifaturacıya tutar (zurna  kamışı var mı?) der. Bunun üzerine dükkan sahibi (Dükkanlarda ayrıca satıcı yoktur. Günlük alışveriş bir kişinin vaktini bile tam almaz.) başını kapıdan dışarıya uzatarak bağırır: “Şekeroğlu, al bunu da hanaa…!” ve böylece  çarşıya bir garibin düştüğünden komşulara bilgi verir. Arkasından, adamın isteğiyle hiç ilişkisi olmayan başka bir dükkana, örneğin leblebici dükkanına gönderir. O da başka bir ilgisize savar. Ve oncağız, oyunun farkına varıncaya kadar, dükkandan dükkana gider durur. Oyun oynanırken çoğu dükkancılar, durumu izler ve kimi “Ula günah elin fıkkeresini  oynadılar” diye acınır, kimi “Ula, hele şunların ettiğine” diyerek kahkahayı bastırır.Bu çarşının havasını zaman zaman yumuşatır.

 

Çarşının açık bulunduğu sıradaki namaz vakitlerinden yarım saat önce palabıyık (şimdiki bıyıkların yanında yavru kalır)Tellal Şevki(Gözünün bürüne devamlı olarak etrafı kapalı bir toz gözlüğü takardı) her yüz , iki yüz adımda hopörlöre   meydan okuyan sesiyle ”Vakit sela ya  müslimun !” diye bağırarak namaz kılanlara vaktin yakın olduğunu haber verirdi. Gel zaman, git zaman, (Keşke gel zaman, gitme zaman! da diyebilseydik) bu deyiş “namaz vakti yakındır !” diye Türkçeleştirirdi. Böylelikle önceleri bazılarınca yalnız amacı bilinen bu bağırışın artık anlamı da herkes tarafından anlaşılmış oldu.Öğle namazında cenaze de varsa. Tellal vakit duyurusunun arkasına şu bildiriyi de eklerdi: “Camii kebirin önüne cenaze namazına hazır…oğullarından…..Efendi….Allah rahmet eyliye!...”

            Cenaze bildirisine bütün gelip geçenler ve dükkancılar kulak kabartır ve hiç biri anlamını bilmeden kendi kendine  “inna lillah ve inna ileyhü racıun!” diye mırıldanırdı.

            Bundan ,sonra namaz hazırlığına geçilirdi. Teneke ibriklerdeki sular dükkanın içine ve önüne bir kırık çizgi biçiminde  dökülür, arkasından, çeşmede abdest tazelenerek camiye gidilirdi.

            Camiye gidenler, şöyle böyle yarım saati bulan ayrılıkları süresince dükkanlarını kapamayarak, gözetimi “efendi, bizim tükene de göz kulak ol” diyerek, namaza gitmeyen komşularına bırakırlardı.Çünkü, hırsızlık olayları yurdun bir çok yerinde olduğu gibi, Erzincan’da da yok denecek kadar azdı. Gündüzün  Gündüzün evlerin kapıları kilitlenmezdi: ayrıntısız bütün kapıları açarak (tık tık vurmayada gerek yok) içeri girebilirdiniz. Avlularla bahçelerde  (hemen hemen bütün evlerin meyve sebze ve çiçek karışımı bir bahçesi vardı. Zaten bundan esinlenerek Erzincan’a “etrafı dağlı – dağlar da sözcüğün gerçek anlamıyla dağ, oyuncak değil – ortası bağlı” demişler) unutulan pabuç, balta, dehre, bel, kova gibi taşınması kolay şeylerle ilgili hazırlıkları “poşa” diye çağrılan çingeneler, koyun sürüsü, kervan... vb. türünden olanları da hep “eşkıya” diye adlandırılan soyguncular yapardı ; kısacası, bu işin yalnız, profesyonelleri vardı, amatörlerine hemen hemen hiç rastlanmazdı.

 

 

* Yöresel deyişler kalın yazılarak belirtilmiştir.

Devam edecek....

: Nizamettin ÖZBEK, Ankara, 1982                                                                                        Diğer bir ANI için

                            

Bir Önceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Bu yazarımız/Bu yapıt hakkında ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt