www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ANI çekmecesi
Telif hakkı sahibi: Yeşim ESEMEN
" X " OLDU...
|
Ne yazılabilir ki, gencecik bir ölümün ardından… Otuz iki yaşındaydı Ali Kerem Dörter, ölümle dünkü sürpriz buluşmanın az öncesine kadar bu diyarda geçirebildiği süre, henüz otuz iki yıldı… Günlük gazetelerin iç sayfalarına sıkışmış, farklı bir iki başlık altında, tek sütuna sıradan bir kaza haberi kaldı geriye; “ Otoyolda motorla cip çarpıştı: 1 ölü ”, “ Bilgisayar Pazarlama Müdürü kaza kurbanı ”… Değiştirebildiğimiz tek şey başlıklar… İçeriği değiştiremiyoruz bir türlü… Trafik canavarına teslim edilen canlar, can yakmaya devam ediyor… Hiçbir şeyi değiştiremiyor olmak da insanın canını ayrı acıtıyor… Olmuşla ölmüşe çare yok! söylemiyle, aynı minvalde oldurmaya ve öldürmeye devam ediyoruz... Kerem ne yaptın sen bize böyle? Annene, babana, kız kardeşine, dostlarına, arkadaşlarına, kedilerine, ilk defa bir kötülük yaptın sen… Ve son defa… Hastaneye ulaştığımızda “ Eks oldu ” dediler senin için. Oysa sen alfabenin daha çok başındaydın, Yaşamın “ K ” sına bile gelmemiştin henüz… Daha çok harf vardı “ X ” e varmaya… Neden bu kadar acele ettin ki? Neden? Biliyor musun? Hep sabırsız bir çocuktun sen, yerinde bir dakika duramazdın, durmazdın. Çok hareketli ve afacandın. Sekiz on yaşlarındaki halini anımsıyorum da; okuldan çıkışta servis seni şirkete getirmişti o gün. Babanın yanına. Senle biraz sohbet etmiştik, hatırlar mısın? Evdeki kedilerini anlatmıştın bana. Onları çok severdin sen. Ama öyle sevmek ki, alt alta üst üste boğuşup, mıncıklamacasına. Ellerin tırmık izleriyle doluydu zaten, dizlerin de hep kabuk bağlamış olurdu. Bir yara iyileşmeye yüz tutup kabuğu düşmeye görsün, sen hemen yeni bir tanesi için hazırlık yapardın… Sonra, sonra oğlum doğup adını Kerem koyduğumda, baban şöyle demişti bana hiç unutmuyorum; “ Dikkat et Kerem’ ler çok yaramaz olur! ”… Ve dün, senin “ X ” olduğunu öğrendiğimiz gün, babanın şu sözleri hala kulaklarımda; “ Allah seninkini bağışlasın… ” O adam nasıl acılıydı biliyor musun? “ Allah’ım ” dedim içimden, “ ne olur, ne olur hiç kimseye evlat acısı gösterme! ” Son olarak senle, iki üç hafta önce şirkette ayak üstü konuşmuştuk. “ Arabanı Levent’ te gördüm, çarşı içinde kuruyemişçilerin önünde ” demiştin. “ Ben de arabayı aldığımda oraya park ederim, Levent’ te işim oldukça. Ama en iyisi motor, park derdi de yok! ” demiştin. Havadan sudan lâflamıştık biraz, hatırladın mı? Demek, o seni son görüşümmüş! “ Kerem, orası artık çok işlek olmuş, daha geçen gün sol aynamı kırılmış buldum dikkat et sen de, artık park yeri bulmak lüksün lüksü oldu bu kentte ” bile diyemedim sana… Hoş.. diyebilseydim bile; “ Sen de al bir motor, rahat et! ” diye dalga bile geçerdin benle. Meğer o motosikletle ölümle buluşmaya gitmişin sen.. Başında kask, üzerinde tam takım motor giysilerinle… Çok taze, çok körpe bir ölüm bu… Toprağa bile verilmedi henüz. Yarın verilecek, Levent camiinde kılınacak öğle namazının ardından. İşte yine, başlığı değişen kendisi değişmeyen son söz bu; vefat ilânı. Şöyle başlar muhtemelen böylesi zamansız, böylesi kabul edilemez olmayanı: “ VEFAT... ” Ama seninki: “ ÇOK AMA ÇOK ACI KAYBIMIZ... ” diye başladı işte. Ve bu çok acı kayıpları bizlere yaşatan melun; aşırı hızla seyreden trafik canavarı… |
" Edebiyat Atölyesi Pazartesi Çalışmaları " ndan: 26. hafta, 21.03.2005 / 27.03.2005, konusu: " ETRAFINIZA BİR GÖZ ATIN, ŞİMDİ GÖRDÜKLERİNİZİ YAZIN "
:
Yeşim ESEMEN,
İstanbul, 21.03.2005