www.sizedebiyat.com SiZedebiyat Edebiyat Enstitüsü
ANI çekmecesi
Telif hakkı sahibi: Fatma ÖZDİREK
TÜRKÇE’ NİN GEÇMİŞİNE DOĞRU BİR YOLCULUK
I
I. BÖLÜM 09 Eylül 1994 - 26 Eylül 1994
II. BÖLÜM 27 Eylül 1994 – 17 Ekim 1994
|
Önsöz Siz hiç 15 kişi bir midibüs içinde, 38 gün 39 gece ve 17.000 km’ lik bir Asya yolculuğu ki, bu yolculukta yalnızca 10 geceyi otel, çadır veya misafirhanede düz bir zeminde yatarak, kalan yaklaşık 30 geceyi araçta geçirerek, yapmayı düşünüzde canlandırabilir misiniz? Ben ve 14 arkadaşım – 10’ u ile bu gezide tanıştım - bunu gerçekleştirdik. Hem de birçok soruna karşın, büyük bir coşku ile. Bir geziye öncelikle nereye, nasıl, ne zaman, kimlerle gideceğine karar verip, düşler kurup, bunları gerçeğe dönüştürmek için planlar yaparak başlanır. Benim için de öyle oldu sayılır, birazcık farkla: Benim düşlerim, yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak; bu yerleri ve insanları fotograflamak ve belki de bu şekilde kendimi bulmaktır.Evet, böylece son birkaç yıldır yaptığım gibi, fotograf çekme amacıyla Asya’ ya karayolundan yeni bir yolculuğa çıkmaya karar verdim. Gerçi son gezimin yarım kalmasından beri sayrı yatağımda bile hep bunu düşünüyordum. Karar vermek yine de kolay olmadı; çünkü aynı amaçla geçen yıl yaptığım bir gezide çok ciddi bir trafik kazası atlatmış, iki kolum kırılmış, başım ve bacaklarım da çeşitli yerlerinden yaralanmıştı ve ufak zorlanmalar hala müthiş ağrılara sebep olabiliyordu. Son 10 küsur yılımı yalnız yaşayarak geçirdiğimden, bu kaza nedeniyle 5 ay başkalarına bağımlı kalmış, bunun sonucu çeşitli bunalımlar yaşamış, neredeyse intiharın ucundan dönmüşken; nasıl oluyor da yeniden aynı şekilde, aynı amaçla ve benzer ülkelere yol alabiliyordum? Bu soru yu bana yöneltenleri; yaşam amacımı oluşturan, öğrenmek, gezmek, görmek, tanımak ve fotografa aktarmak tutkumu, bunları yapmadan mutlu olamayacağımı, onun için de bu yolculuğa çıkmam gerektiğini, benim overland ( kara yolu ile yapılan ülkeler arası gezi )’ da görüp yaşayacaklarımı havayolu ile yapılan bir yolculukta yaşayamayacağımı anlatarak yanıtladım.Ve böylece başladı bu gezi; gezi sonunda anladık ki bu “ Türkçe’nin Geçmişine ” bir yolculuk oldu, çünkü yol boyunca anadilimizden başkasına gerek kalmadı. Aşağıda bunun güncesi:09 Eylül 1994 – Cuma Günler önce geziye hazırlık olarak koruyucu aşılar olup sıtma tabletleri almaya başlamıştık. Saat 21:45’de İstanbul AKM önünden Çin yolculuğu başladı. 10 Eylül 1994 – Cumartesi Arabanın bakımı için Amasya’ da uzun süre bekledik. Yusuf gitar çalıp, “ Çin’ e doğru ” diye bir şarkı oluşturmaya çalışıyor, biz de söz bulmaya katılıyoruz. Ortak bir ezgi bulmak keyifli. Sakaltutan geçidini ( 2160 m ) saat 17:15’ de aşıyoruz. 11 Eylül 1994 – Pazar Ağrı Dağı’ nı fotografladık. Kontrollerde polis ve askerlerle sohbet ediyoruz yine, daha önceki gezilerde olduğu gibi; “ Yolunuz nereye? ”, “ Çin’ e ”, “ Ora nere? ” falan gibi. Gürbulak’ dan çıkınca İran için özel giysilerimizi giyiyoruz. İran gümrüğünde çok bekleyip, Maku’ ya ancak gece girebiliyo ruz. Merend, Tebriz, Mianeh; bütün gece yol alıyoruz.12 Eylül 1994 – Pazartesi Saat 07’ de Sendchan’a varıp, kahvaltıya ekmek almak için fırına gidiyoruz. Kadın ve erkekler ayrı sıralar oluşturmuş. Bu insanlarla bakışarak, işaretle, biraz da Türkçemiz ile anlaşmaya çalışıyoruz. Adamın biri birkaç pideyi kolumun altına tutuşturup, bizi oradan uzaklaştırıyor; halkla yakınlık kurmamızı engellemek isteyen softanın teki sanırım. Arabamıza aldığımız bir polisten, İran’ da polislerin yurtdışına gidemeyeceğini öğreniyoruz. Nehaqend, Kemalabad, Keredş’ den Tahran’ a varıyoruz. Yeterince örtücü olmayan giysilerimiz bir sorun; özellikle başörtüsü; araba içinde taksak mı, takmasak mı? İki arkadaşımla Tahran çarşısının bir kısmını dolaşıyoruz, dışarı çıktığımızda Türkiye’ de iktisat okumuş, 40 yaşın üstünde bir İranlı bayanla tanışıyoruz. Simsiyah kapalı giysilerinden bile zarafeti okunuyor. Güzel bir sohbete tutuşunca, tiyatro görme isteğimizi iletiyoruz, bizi bir tiyatroya bırakıyor. Bu gece İranlı bir grup yok. Bir Bulgar grubunu siyah ve kapalı giysileriyle, bir çocuk oyununda izliyor ve bolca fotograf çekiyoruz. Tahran’ da otobüse biniş; erkekler önden, bayanlar arkadan, ama ben her zamanki tersliğimle önden binmeye çalışıyorum. Sürücü “ Haram, haram! ” deyip, arka kapıy ı işaret ediyor. Gece “ Zulhane ” denen yerde, kadınların kesinlikle giremediği, sadece erkeklerin oynayıp, izleyebildiği, Şiiler’ in kendine özgü ayinimsi bir gösterisini izliyoruz, bayan arkadaşlarla ilk olmanın heyecanıyla.13 Eylül 1994 – Salı Tahranlıların önerisi ile Keredş üzerinden Hazar kıyısı yolunu izleyerek Türkmenistan’ a gitmek için yola çıkıyoruz. Elbruz Dağları arasında bir vadide Kredş, çok güzel bir baraj gölü ve çok uzun tünelleri aşıp, Nessa ve Getşer’ den geçiyoruz. Yoldaki manzara harika . Neşehr’ de kendimi tutamayıp üstümdeki uzun elbise ve başörtüsü ile Hazar Denizi’ nin ılık sularına atlayınca, bir olay oluyorum!14 Eylül 1994 – Çarşamba Gece boyu yol alırken, uyumasın diye sürücümüzle gevezelik ediyorum. Bodşnurd’ da bir yerde konaklıyoruz. Pislik ve koku dayanılır gibi değil. Arabanın yağı değiştirilip, bakımı yapıldıktan sonra Şirman, Ghutşan, Emamgholi’ den Derges’ e varıyoruz. Buralarda hemen herkes Türkçe konuşuyor. Türkiye’ den geldiğimizi duyanların sorduğu ilk soru hep İbrahim Tat lıses üzerine. Lotfabad gümrüğüne vardığımızda gümrük kapalı; çadır kurup, yemek yapıyoruz. Yanımıza Türkçe konuşan birileri gelip gidiyor; gümrükten geçemeyeceğimizi söyleyip, yerli yersiz bir sürü şeyler anlatıyorlar. Herkeste bir panik, beni de aldı bir korku; iki yıl önce Mısır’ da olduğu gibi gümrükten döndürülürsek diye. Geceyi huzursuz bir şekilde arabada uyuyarak geçiriyorum.15 Eylül 1994 – Perşembe Erkenden kalkıp tuvalet ve alışveriş için kente gidiyoruz. Gümrük açılınca turist olduğumuz için Türkmenistan’ a bu kapıdan giriş yapamayacağımızı öğreniyor – İran’ dan Türkmenistan’ a uluslararası bir kapı olmadığı için -, gümrükçülerin önerisi ile Derges’ de bir Ağa’ dan geçiş belgesi almaya gidiyoruz. Ağalık bizi Meşhed’ e yabancılar polisine yolluyor. Önce Bodşgiran gümrük kapısını denemeye karar veriyoruz, ama geçmemiz yine olanaksız. Pakistan’ dan geçiş ise, özel triptik gerektirdiğinden yapılamıyor. Artık tek olasılık Meşhed. Gece yol alıp, Ghutşan’ da yemek molası veriyoruz.16 Eylül 1994 – Cuma Meşhed, İran’ ın kutsal kenti. Yollar İmam Reza Türbesi’ ni ziyaret için gelenlerle dolu, bu insanlar parklarda ve yol kenarlarında, yatağı - yorganı serip, çoluk çocuk uyuyorlar. Aradığımız kurum bugün Cuma olduğu için kapalı, işimiz yarına kalıyor. Biz de Meşhed’ i dolaşıyor ve İmam Reza Türbesi’ ne girebilmek için saatlerce çador ( siyah çarşaf ) arıyoruz. Ürkütücü görüntüde bir kadın bir arkadaşımla bana, inayete ermemiz dileğiyle birer tane hediye ediyor. Becerebildiğimizce sarınıp, yalnız gözlerimizi dışarıda bırakıyoruz. Kendimi siyah bir poşete konulmuş müstehcen bir şey gibi hissediyorum. Bu arada bir sürü fotograf fırsatı kaçıp gidiyor önümden, ben de bir telâş. Makineye davranıp çadoru unutunca, kayıyor üstümden. Ajan diye koşturuyorlar peşimden. Bir ara da çadorl ular arasında arkadaşım beni kaybedip “ Fatma neredesin? ” diye feryadı basıyor, oysa yan yana yürüyoruz; sadece kara Fatmalar çoğalmış.Bir İranlı’nın evinin alt katında 12 Dolar’ a konaklıyoruz. 17 Eylül 1994 – Cumartesi Temizlenmek ve dinlenmek ne iyiymiş. Erkenden kalkıp yabancılar polisine gidiyoruz, onlar da dışişlerine yolluyor. Tahran Türk Elçiliği’ ni arayıp, dışişleri ile elçilik telefonları arasında koşturmaya başlıyoruz. Ne yazık ki akşama kadar bir şey çıkmayınca, çadorlarımız sayesinde İmam Reza Türbesi’ ni geziyoruz. Geceyi, yine aynı evde, nedense daha fazla ödeme yaparak geçiriyoruz!18 Eylül 1994 – Pazar Sabah yeniden dışişlerine gidip beklemeye başlıyoruz, fakat olumlu bir gelişme yok. Bu arada başka gidiş yolları düşünürken birden Afganistan geliyor aklımıza. Hemen konsolosluğuna koşuyor birkaç arkadaş, evet Afgan vizesi alınıp, geçilebilecek. Bu arada sıkıntıdan bir arkadaşım ile sinemaya gidip, kadınlar bölümünde oturarak bir film izliyoruz; “ Zarbe Aher ” adı. 19 Eylül 1994 – Pazartesi Afgan vizesi alınıp, yollara düşüyoruz. Savaşı düşünüp endişeleniyoruz, ama yeni bir yol bulduğumuz için de keyifliyiz. Dogharun gümrüğünden sonra Afganistan gümrüğündeyiz ve ütopyam gerçekleşiyor; Afganistan’ dayım. Savaş yüzünden yola benzemeyen yollardan geçerek, gecenin 10’ unda düşüyoruz kokulu Heart’ ın koynuna. 20 yıldır ülkeye ilk gelen turist grubu olarak armağanlarla ( kuran ) karşılanıp, TV’ ye çıkıyoruz.20 Eylül 1994 – Salı Heart’ ın insanlarını, insanların yaşam coşkusunu, peçeli mavi ve mavinin tonlarındaki burkaları içinde incecik çekici kadınlarını, anlamlı yüzlü erkeklerini, kara gözlü çocuklarını sevdim; savaşın izlerinden ürperdim. Tarihi yerleri, doğayı ve ille de insanlarını fotograflayıp; uyuşturucunun serbest, alkolün haram olduğu Heart’ da n akşama doğru ayrıldık. Çocukların gözbebeklerinde kaldı gözlerim. Bütün gece, otostopçu bir asker ile Türkmen sınırına doğru yol aldık. Mayına rastlayacağız diye tuvalet için bile doğaya açılmazken, günbatımında deve sürülerini görünce kendimizi, en iyi açıyı yakalamak için oradan oraya attık.21 Eylül 1994 – Çarşamba Afgan gümrük çıkışında arabamız ve çantalarımız iyice aranıyor, Türkmenistan girişinde de öyle… Artık mutluyuz, sonunda Afgan mucizesini de yaşayarak planladığımız güzergâha ulaştık. Türkmenistan’ a girince araba ile ilgili sorunlar başlıyor; lastik patlıyor, hem de birkaç kez. Akşama doğru bir Türkmen köyünde yemek yiyip, köylülerle sohbet ediyoruz ve yola devam. Magazin adı verilen dükkanlar da ekmek, turşu ve reçelden başka bir şey yok; in sanlar ise bizde gördükleri her şeyle ilgili.22 Eylül 1994 – Perşembe Sabah gözlerimi büyük bir gürültü ile, harika bir manzaraya açıyorum, dubalı bir köprüden Amuderya’ yı geçiyoruz. Fotograf makineleri işbaşı yapıyor, gündoğumu ışığında. Uzun süre ekmek ve benzin bulmak mümkün değil. Piknik yeri gibi bir yerde konaklayıp, tuvalet ihtiyacımızı bostanda gideriyoruz. Yan masadaki güzel Özbek kadınları ile söyleşiyoruz. Buhara’ nın görkemli çini kubbeli medreseleri, fotografa çağırıyor bizi; kalesini gezip, insanlarını tanıyor, ürünlerinden tadıyoruz. Taşkent’ e yol alırken arabamızın camı kırılıyor, gecenin soğuğunda. Oysa tam da alkole bulanmanın sevincini yaşıyorken, İran ve Afganistan perhizinden sonra.23 Eylül 1994 – Cuma Taşkent elçiliğimizde çalışanların yardımı ile arabaya cam bulununcaya kadar bizler de kenti dolaşıyoruz. Metrosunu, çarşılarını, sanat galerilerini görüp, parklarında oturup söyleşiyoruz. 24 Eylül 1994 – Cumartesi Sabahın ilk ışıklarıyla karlarla kaplı Altay dağları görünüyor. Bişkek’ e az kala Türk TIR' cılarına rastlayıp, arabamızın eksikleri için yardım istiyoruz. Nowa - Pavlafka’ dayız, burada Apiyetli bir Türk ailesine rastladık. Müthiş bir misafirperverlik ve ilgiyle, Bişkek’ i ve çevreyi tanıtıp, sorunlarımıza yardımcı olmaya çalışıy or ve Zöhre’ nin toyuna konuk ediyorlar bizi; çeşitli halklardan insanı – Rus’ u, Abaza’ sı, Çerkez’ i, Gürcü’ sü, Türk’ ü - ile; burada bir düğün nasıl olur onu görüyoruz. Gece yatıya da onların konuğuyuz.25 Eylül 1994 – Pazar Sabah evin yetmişlik Adalet Anası bize güzel bir kahvaltı sunuyor. Yeniden Bişkek’ i dolaşıp, heykellerle süslü parklarını geziyor, Lenin heykeli ile anı fotografı çektiriyoruz. Ve evin uçarı oğlu Zakir, Narin’ e gitmemiz için kent çıkışına kadar, biri Koreli diğeri İsrailli iki koruması il e bize eskortluk ediyor. Yol boyundaki bütün yükseltiler hayvan ve insan figürlü heykellerle süslü, hemen her köye yaklaşırken bir heykel karşılıyor bizi.26 Eylül 1994 – Pazartesi Narin’ de geceledik, Atbaşı’ nda fotograf yasağına tutulup, hemen kenti terke zorlandık. Artık Tiyenşan Dağlarının platolarındayız. En yüksek geçiş noktasında ( 3752 m ) mola verip, fotograf çekiyor, Tiyenşan dağlarından anı taşı topluyoruz. Çin sınırına girdik, gümrük kapalı, Çinli rehberlerimiz gelmemiş, açız ve soğuktan donuyoruz; sonunda arkadaşın biri yemek yapıyor, biz bulaşık yıkıyoruz, burada tanıştığımız Türkmenler de bize ekmek ve alkol buluyor, mutluyuz alabildiğine... |
: İstanbul,
Aralık 1994 - Fatma ÖZDİREK