ANEKDOT ÇAĞLAYANI
|
Winston CHURCHILL " ( ... ) Turhan SELÇUK anlattı: Sir Winston CHURCHILL, kendisini yanaklarını sarkık Bulldog köpeği gibi çizen karikatürist David LOW' a çıkışır; - " Benim yanaklarım sizin çizdiğiniz Bulldog' tan daha sarkıktır! " Sayın Melih AŞIK' ın Açık Pencere köşesinden 24.02.2005 Gönderen: Alp ARPAD Winston CHURCHILL Sir Winston CHURCHILL, avam kamarasında konuşmaktadır. Karşı partiden bir kadın milletvekili bütün kızgınlığı ile kendisine seslenir; - " Eğer karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım " - " Değerli hanımefendi, eğer karım olsaydınız o kahveyi büyük bir zevkle içerdim. Gönderen: Seçkin Kemal ERDEM Yahşi Türk televizyonları dünyanın bir çok yerinde izlenmektedir. Azerbaycan' da da izlenmektedir. Türkolog Profesör Tevfik HACIYEV, gazeteci Yavuz DONAT' a programlarda kullanılan Türkçe' yi ve bazı spikerleri eleştirir; - " Atatürk' ün Türkçe' si özümün çok kolay anladığı Türkçe ama siz sonradan Türkçe' yi bozdunuz. Randevu yerine görüş, depresyon yerine sıkıntı, direkt yerine yüz yüze kullanmıyorsunuz... Bazı kimseler var, Çok gozel Türkçe konuşir. Bazı hanım spikerler var, kendisi çok yahşi (güzel ), fekat Türkçe' si anlaşılmir. Sizin için, Türkçe' nin yahşiliği mi daha möhim, spikerin yahşiliği mi? " Gönderen: Seçkin Kemal ERDEM Refik Halit KARAY " Yüz ellilikler " den Refik Halit KARAY, yurdu terk etmek zorunda kaldığından on beş yıllık sürgün yaşamını Halep ve Beyrut' ta geçirir. " Gurbet hikâyelerinde " anılarını anlatır. Bir gün arkadaşları ile Türkiye sınırına yakın bir Suriye köyüne gelir. Köy meydanında köylüler halka olmuş ve yerde, toz toprak içinde debelenen adamı ilgiyle, hayretle ve dehşetle seyretmektedir. Yerde debelenen köylü, köy halkının yüzyıllardır yaptığı gibi köy meydanındaki sulaktan içmek için su kabağına doldurduğu suyu kabağı havaya kaldırıp, suyu gırtlağına dökmüştür. Rastlantı bu ya, kabağın içindeki arı da adamın boğazını sokmuş ve adam boğularak ölmek üzeredir. Dehşet içinde olayı izleyen Refik Halit KARAY ve arkadaşları, köyden ayrılır. aradan birkaç ay geçer. Ünlü gazeteci-yazarın yolu yine aynı köye düşer. Köyün meydanına geldiğinde görür ki, köylüler yine, hâlâ kabağı havaya kaldırıp, gırtlaklarına suyu dökerek içmektedir. İşte şarklılık, işte köylülük budur! Gönderen: Seçkin Kemal ERDEM Nutuk
Erzurum adayın biri seçim öncesi çıkmış
atıp tutuyormuş. Mahallenin yaşlılarından bir kadın yanaşmış; Diplomasi
Papaz ölmek üzere olan
adamın üzerine eğilerek:
der. Ancak
adamdan ses çıkmaz. Papaz gene:
der demesine ama
adamdan gene ses çıkmaz. Papaz iyice sinirlenir ve:
deyince, adam sakin
sakin cevap verir; Olmak Ya Da Olmamak Adamın biri her zaman yaptığı gibi sac ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı. Berber: - Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah' in varlığına inanmıyorum. Adam: - Peki neden böyle diyorsun? - Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu? Terk edilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimse acı çekmez, birbirini üzmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum..." Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü. - Biliyor musun ne var, bence berber diye de bir şey yok! - Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim! - Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı. - Berber diye bir şey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki? - Kesinlikle doğru! Püf noktası bu! Allah var'! Ve insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi! Gönderen: Funda TAŞTEKİN Aman Aman Pazarlama ekibi tüm kadro tatile çıkar. Dönüşte her biri ayrı ayrı güneş, deniz, çam, , alkol, çıplaklık, aşk diye tatili bir güzel, bulundukları iş yerinde günlerce betimler. Etkilenen ve motive olan Muhasebe müdürü ekibine talimat verir; " Yürüyün arkadaşlar ileri, tatile çıkıyoruz! " Muhasebe grubu kurum kampının kumuna serilir, gömleklerinin kollarını yarıya kadar kıvırıp denize girenleri seyrederek, fenalaşınca ayaklarını suya sokarak bir on beş gün geçirirler. Dönüşte koridorlarda anlatırlar; - " Aman kardeşim, bir eğlendik, bir eğlendik!..." Gönderen: M.K.E, Aynı Tablet - " Oğlum, doktor aynı doktor değil mi? Sen verdin zaten ismini! Aynı tabletten verdi! Beni sabaha kadar zenciler kovalıyor. Niye dalga geçiyorsun beni de huriler kovalıyor ama ara sıra yakalanıyorum diye? Hâlâ daha doğru dürüst uyuyamıyorum! " - " Doğru oğlum huriler. Her gece üç beş... Oğlum sen de vardır bir aksilik? Sen şimdi adama özel muayenehanesinde değil de, hastanede gidip muayene olmuşsundur!" Gönderen: M.K.E Kırk Haramîler Kervan sahibi haydutlardan, soyulmaktan bıkmış. Bir koruyucu kiralamak istemiş. İri yarı bir bir adam bulmuşlar. Ben herkesi mahvederim, hele bir yaklaşsınlar kervana da demiş. Eklemiş, kaç kişi oldukları da önemli değil demiş. Kervan sahibi çok memnun olmuş ve yola çıkmışlar. Fakat yeni koruma adam çok kısmetli olacak herhalde ki; ilk soyguncular Kırk Haramîler imiş. Kervancı Haramilerin reislerine keyifle gülümsemiş; - " Bu kez bir şey yapamayacaksın rezil adam! Koruyucum hepinizi mahvedecek! " - " Kim bakalım bu yiğit? " diye gürlemiş Reis. - " Bak işte orada duran, asırlık meşe gibi maşallah " demiş Kervancı. - " Bu mu? " demiş kervancı, bir tokat aşk etmiş bizim yiğide. Yiğit de gık yok! İkinci haramî küt diye bir tekme atmış. Üçüncü tükürmüş, dördüncü kulağını ısırmış, beşinci kafasına kum dökmüş. Bu böylece devam etmiş gitmiş. Otuz dokuzuncu da işini bitirince bizim koruma yiğit hırslanmış: - " Heytttt, lan terbiyesizler! Ben size naptım? Sizi bedavacılar sizi, çalışsanıza lan! " diyerek Kırk Haramî' nin kırkını da ayağının altına almış, ezmiş, un ufak etmiş. Bir sonraki kasabaya kervanı soluksuz sürdüren Kervancı derin bir nefes almış; - " Aferin benim arslan oğlum. Mahvettin adamları ya!. Al bakalım sana konuştuğumuzun iki misli para. Yollarımız burada ayrılıyor oğlum. Rasgele! " - " Ama daha yolculuğu tamamlamadık ki sahip? " - " Olsun oğlum olsun! Ben sana nerden sürekli otuz dokuz soyguncu bulacağım; ya iki kişi saldırırsa? " Gönderen: Doktor
Asla ve Asla Çiftlik sahibinin çok güzel bir atı varmış. Onu çok severmiş. O kadar çok severmiş ki; oğluna kızını bir türlü vermeyen komşu çiftlik sahibi atına karşılık kızını vereceğini söylemesine karşın, yine de atını vermemiş. Günlerden bir gün kıraç bir arazide gidiyormuş. Güneş aşırı şiddetteymiş. Birden yerde yardım isteyen bir adam görmüş. Su, su diye inliyormuş. Hemen matarasına davranarak adama su vermeye gitmiş. Tam suyu adamın ağzına dökecekken bir de bakmış ki yerdeki adam palasını ensesine dayamış. Bir bakmış ki, komşu çiftçi; - " Ya atını verirsin, ya da ruhunu burada teslim edersin! " - " Vereceğim ama bir şartla komşu? " - " Şart sürecek halin yok ama, komşuluk hakkın var; de bakalım? " - " Nasıl aldığını asla ve asla kimseye söylemeyeceksin! " - " Anlıyorum, ben de olsam... Peki söz, söylemeyeceğim. " - " Hayır, anlamıyorsun, anlayamazsın! Eğer söylersen, çorakta, kıraçta çok kişi susuzluktan ölecek! " Gönderen: Doktor Hâlis Refik AKBABA İbrikçibaşı Eskiden, Osmanlı zamanında, şehirde az sayıdaki genel tuvaletlerde raflarda dizili bulunan ibriklerle su verilirmiş. Bunu tuvalet işlerinden sorumlu " İbrikçi Başı " halledermiş. Bir gün çok sıkışan bir adam süratle içeri girmiş, tam raftan bir İbrik kapacakken İbrikçi başının kalın, tok ve gür sesiyle durmuş; - " Dur yolcu! Onu bırak, hayır! Onu da alma! Sağ üstteki raftan, soldan üçüncüyü al! " Adamın itiraz edecek halinden öte, vakti yok. Çaresiz denileni yapmış. Rahatladıktan sonra ibrikçibaşının yanına gelmiş; - " Bana bak! Bu verdiğin ibriğin parçaları aşağıdan yukarıya doğru; dip, çember, gövde, emzik, lüle, boğaz, kulp, kapak değil mi? " - " Evet, öyle..." - " Evdekiler, saraydakiler gümüş ve altından olabilir ama bunların hepsi de bakırdan değil mi? " - " Evet, öyle... " - " Hepsinin hacmi aynı değil mi? " - " Evet, öyle..." - " İçindeki suyu aynı yerden doldurdun değil mi? " - " Evet, öyle..." - " Beni daha önceden tanıyor musun? Bana bir düşmanlığın var mı? " - " Hayır, tanıyorum. Yok. " - " E öyleyse, ne demeğe beni oyaladın demin? Seni dinlerken az daha malı ziyan eyleyecektik! " - " Aman beyim, onu da öyle yapamazsak; İbrikçibaşı olduğumuz nerden belli olacak! " Gönderen: Yakup Dede Stalin Stalin planladığı çalışma odasına yakın dostlarını toplamış sohbet ediyordu. Votka şişelerinin biri gidip diğeri geliyordu. Kafalar iyice dumanlanmıştı. Stalin kan çanağına dönmüş gözlerini etrafında dalkavukluk yarısına girmiş adamlarına çevirerek sordu: - Saçını ihtilalde, halk içinde, devlet yönetiminde, bürokraside ağartmış dostlarım... Söyleyin bakalım halkın yönetime baş eğmesi, kayıtsız şartsız itaat etmesi için yöneticiler ne yapmalı, nasıl davranmalıdır? Her dumanlı kafadan bir ses çıktı.. Kimisi adaletten, haktan söz etti. Kimisi demokrasiden.. Kimisi sürgünden, sehpadan, hapisten.. Stalin, beğenmedi adamlarının izahatlarını... Bir kadeh daha votka çekerek söyle dedi:
- Yönetimi eline geçiren hükümdarın Tanrıdan pek farkı yoktur! Halkın karşınızda baş eğip durması için ne yapmanız gerektiğini
anlatayım Stalin, herkesin önünde getirilen tavuğun canlı canlı tüylerini yolmaya
başladı.. Bütün tüyleri yolunup cascavlak kalan tavuğu odanın ortasına salıverdi, lider...
Şimdi izleyin bakalım nereye gidecek bu şaşkın tavuk... - Gördünüz mü, Halk dediğiniz topluluk bu tavuk gibidir.Tüylerini yolup al ve serbest bırak... O zaman yönetmek kolay olur... Bu gerçekten olmuş mu, yoksa uydurulmuş bir öykü mü bilemiyoruz. Ancak " Stalin'in Tavuğu " diye bir tabir var... Gönderen: Funda TAŞTEKİN Ölü Avukat
Amerikan mahkemesinde
yaşanmış bir çapraz sorgu diyaloğu olduğu söylenmektedir: Salak Gelin
Bir gelin kaynanasıyla hiç geçinemiyor. Araları o
kadar kötü ki gelin
aktara gidip durumu anlatıyor: ' Onu mutlaka
öyle bir zehir ver ki, kimse fark etmesin' .
Yaşlı aktar geline bir toz vermiş. ' Bunu her gün
yemeğine çok az
karıştır, fakat aranı çok düzgün tut, gülümse, iyi
davran ki kimse
senden şüphelenmesin ' demiş.
Kızgın gelin kaynanasının her yemeğine muntazam o Kelebek
Bir genç kız bilge adamı şaşırtmak istiyor. İki
elinin arasına bir
kelebek koyacak ve bilge adama, ' avucumun içinde bir Kafalar
- Anlat bakalım Osman, bu Roma
Büstleri ile yapıyorsun? - Peki Osman, Hatay' da bulduğun kafaları niye İstanbul' daki müzeye teslim etmeye çalışıyordun? Gönderen: Fûsun HAYIR Oktay Ortaokulda 1
Karnesini yeni alan Ahmet' e annesi sorar:
Yeni evli bir çift, balayını geçirmek için lüks bir otele
gitmişler. Yeni gelin tümden soyunup yatağa gireceği sırada, kocası: Rolex
Çok havali ve zengin bir avukat, yeni aldığı lüks spor arabasını ofisinin
önüne park eder. Ofisteki arkadaşlarına nasıl gösteriş yapacağını
düşünerek arabasından inerken, yoldan hızla geçen bir kamyon sürücü
tarafındaki kapıyı kopartır atar. Avukat derhal cep telefonunu kapar ve
polisi arar. Bir dakika içinde polis olay yerine gelir fakat daha tek bir
soru sormasına
- " Daha geçen gün aldığı arabası mahvolmuştur ve kaportacı ne kadar ince iş görse gene de eskisi gibi olmayacaktır. O kamyonun sürücüsü derhal bulunmalı ve yaptığı hasar ona mutlaka ödettirilmelidir…" Avukat kızgın ve öfkeli şikâyetini nihayet bitirdiğinde, polis bıkkın ve inanamaz bir şekilde başını sallar: - " Siz avukatların bu kadar maddiyatçı olmalarını bir türlü anlayamıyorum... " der. " Sahip olduğunuz şeylere öyle bağlanıyorsunuz ki, başka bir şeyi gözünüz görmüyor... " Nasıl söylersin böyle bir şeyi? " diye hayretle sorar avukat. Polis adama acıyarak ve küçümseyerek bakar:
- " Sol kolunuz dirseğinizin altından kopmuş görmüyor musunuz? Kamyon size
çarptığı sırada olmuş olmalı ve siz bana kaportacıdan bahsediyorsunuz... Hâl Hatır
Bektaşi' yi yine ramazanda öğle vakti yemek yerken yakalayıp sıkıştırmışlar:
Gönderen: Doktor Hâlis Refik AKBABA İbre
Delikanlıyı askere almak üzereler. Gitmemek için
şansını sonuna kadar kullanmak azminde. Askeri hastanede göz doktorunun
odasında ilk adimi atmaya kararlı:
Heç!
Tebrizkapı' da kaldırıma
yaslanarak zorla durabilen kamyonu görünce trafik polisi hemen yanaştı:
Hanguze!
Tortum'
lu iki kardeş, yan köyden kız kaçırmış, kendi köylerine dönüyorlardı.
Arazi malum patika! Büyük kardeş önde kız ortada küçük kardeş arkada. Kız
hangi kardeşe kaçırıldığını merak edip arkadaki küçüğe yanaştı: |