www.sizedebiyat.com SiZedebiyat

ANEKDOT  ÇAĞLAYANI


Değer Bilmek

Nasrettin Hoca aç kalınca çareyi bir köye bilirkişi olmakta bulmuş. Ohh! Ekmek elden su gölden, köylünün verdiği odayla, yakacakla, yiyecekle kışı rahatça geçirmiş. Bahar gelip doğa uyanınca bizimki ben gideceğim diye tutturmuş. Köylü çok ısrar etmiş. Biz sizin gibi bir bilen görmedik, çok faydalandık, civar köylerde ve kasabalarda sizin gibisi yok, gitmeyin, kalın diye. Oluru yok demiş Nasrettin hoca. Köylü bakmış ki hakikaten oluru yok, bari demişler son bir vaaz ver. Olmaz demiş. sonunda bakmış ki çok istiyorlar, olur ama demiş, tam elli altına veririm. Aman hocam demişler, çok para bu! E demiş, ne yapayım siz istediniz! Neticede, dört kasaba, yirmi sekiz köy birleşmiş parayı toplayıp Nasrettin hocaya vermişler. Hakikaten öyle bir anlatmış ki hocamız, verilen paraya değmiş. tüm toplananlar çok mutlu olarak dağılmışlar.

Son bir ikramdan sonra hocayı köyün sınırlara kadar uğurlamışlar. Helalleşmişler. Tam ayrılacakları sırada Nasrettin hoca, ahali demiş, hakkınızı helal ettiniz, her dediğimi yaptınız. Alın şu paranızı geriye, benden yana da hakkım helal olsun size. Köylü şaşırmış, onca parayı toplayacağız diye başından geçen türlü zorlukları hatırlamış ve biraz da kızgın sebebini sormuş;

- " Bakın! " demiş Nasrettin hoca,

- " Birrr.. Eğer siz bu parayı vermeseydiniz, beni bu derece dikkatle dinlemezdiniz. İkincisi de, şey canım, adamın cebinde parası olunca konuşması daha bir rahat, daha bir hoş oluyor! "  Gönderen: Gülden ODABAŞ

 

Dünya Ehli

Padişah, çok soğuk bir kış günü veziriyle beraber  kıyafet değiştirerek gezmeye karar vermiş. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah, ihtiyarı selamlamış: " İyi günler, ey ihtiyar, dünya ehli...", " Merhaba yüce devletlim.." Padişah sormuş: " Altılarda ne yaptın ? ", " Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..."  Padişah yine sormuş:  " Geceleri kalkmadın mı ? ", " Kalktık...lakin, ellere yaradı..." Padişah gülmüş: " Bir kaz göndersem yolar mısın ? ", " Hem de cıyaklatmadan..."  Padişahla vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar..Padişah vezire dönmüş: " Ne konuştuğumuzu anladın mı ? ", " Hayır padişahım! ", Padişah sinirlenmiş: " Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan vay haline! " Korkuya kapılan vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor..  " Ne konuştunuz padişahla? " Adam veziri şöyle bir süzmüş..." Kusura bakma.. Karşılıksız söyleyemem.. Ver bir altın söyleyeyim.." Vezir, altını vermiş. " Sen padişahı, yüce devletlim, diye selamladın..Nerden anladın onun padişah olduğunu? ", " Ben dericiyim, onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi. " Vezir kafasını kaşımış: " Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek? " Adam, bu soruya cevap vermek için biraz daha altın istemiş. ” Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü de çalışıyorsun? ”  diye sordu. Ben de, “ sadece altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim. " Vezir bir daha sormuş: " Geceleri kalkmadın mı ne demek ? " Adam altın almaya devam etmiş; " Çocukların yok mu diye sordu..Var, ama hepsi kız! Evlendiler, bir başkasına yaradılar, dedim..." Vezir gene kafasını sallamış... " Bir de kaz göndersem yolar mısın dedi, o ne demek? " Adam gülmüş, " Kıymetli devletlim, altının bitecek! Hadi bakalım, onu da sen bul! " Gönderen: Nazmi Hakan GÜLER

Picasso ve Matisse

ODTU İşletme Fakültesinin deli ama bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü Muhan Hocanın Strateji Yönetimi dersinin ilk sınıfı öğretim üyelerinin bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot:

Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar ama tarzı zaten kübik olan sürrealist resimde sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardır. Bozuk perspektifli bir oda, sari uzun saclı yaratığa benzeyen bir şey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki sekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka bir şeyler daha.
Beş on  dakika hiçbir şey söylemeden sınıfı izleyen hoca, birazdan Picasso' nun resmini alıp Matisse' in bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saclı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun sacını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir. Ancak ikinci resmi görünce Picasso'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Matisse' in tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu farkeder tüm sınıf. Ve Muhan Soysal hiç unutamayacağımız dersini verir:
- " Hayatta hiçbir şey Matisse' in resmi kadar belirgin ve net değildir. Is hayati gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi sekil
değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Matisse' in resmini görebilenleriniz basarili olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek. "
  Gönderen: Tuğçe BALCI    ( Okuyucularımızdan sayın Refika ÖZKAN bu anekdot ile ilgili olarak bir konuya dikkatimizi çekmiş: " Picasso ve Matisse " başlıklı anekdotta adi gecen tablo Matisse' e ait değildir.Profesörün öğrencilerinin karşısına Picasso resminden sonra koyduğu resim Diego VELAZQUEZ’in 1656 yılında yaptığı Las Meninas Nedimeler isimli tablosudur.İyi günler... 22 Ocak 2005 Cumartesi, 22:32 )

Dört Küçük Kelebek

Dört küçük kelebek sıkıntıyla dolaşırken bir gece ateşi görmüşler. Birinci küçük kelebek heyecanla;

- " Evet evet anladım! Ateş aydınlık demekmiş " diye haykırmış. İkinci küçük kelebek ateşe biraz daha sokulmuş ve;

- " Ben de bildim! Ne kadar ısındım, iyi oldu. Ateş sıcaklık demekmiş " diye gülümsemiş. Üçüncü küçük kelebek daha da yakınına gelmiş ateşin ve acıyla bağırmış:

- " Ahh! Ben de gördüm! Bakın nasıl da yaktı kanadımı! Ateş acı veren, yakıcı bir şeymiş " demiş.

Dördüncü küçük kelebek üçüne bakarak;

- " Dediklerinizden hiç bir şey anlamadım! Hepiniz çok farklı şeyler söylediniz. En iyisi ben kendi incelememi  kemdim yaparım " demiş ve doğruca atıvermiş kendisini ateşin koynuna!

 

Sonunda, ateşin anlaşılması çok zor, çok uzak önemli yanını bir tek o anlamış: Meğerse bir şeyi iyice anlamak, o şeyin içine girmek, onda yok olmak demekmiş. Gönderen: Sibel ERÖZDEN

Psikoloji

- " Psikoloji nedir babacığım?

-" Şimdiiii? Hah! Sizin okulda tam not kaç oğlum şu anda? Kaç geçer, kaç kalır? "

- " Tam not on baba, beşin altı kalır, üstü geçer baba... "

- " Bak oğlum! Sıfırla beş arasını öğretmen verir. Ama beşle on arasını sen alırsın. İşte psikoloji budur oğlum. "

Gönderen: Doktor Hâlis Refik AKBABA

Özel Hayvan

Eskiden otobüste ayağa basanlar veya insanı rahatsız edenler  için anlatırlardı. Siz şimdi her türlü vasıta için anlatabilirsiniz....

- " Dikkat etsenize! Ne yapıyorsunuz öyle?... 

-" İnsan bir özür diler hani yani!.... "

- " Ayyy! Yeter artık! Hayvan!... "

- " Bir de pis pis sırıtıyorsun! Hayvan dedi isek, bülbül demedik! " Gönderen: Doktor Hâlis Refik AKBABA

Ne Gerek Var

Yolcu, otobüs biletçisine parayı uzatır;

- " Bi... bi...bibi....bii..hüpp..biii.. biii.... bir biii.....let...! "  

-" Peki, bir bilet, hangi durakta ineceksiniz? "

- " Ke...he..he...ke...keee..kem....ke...keke... me.. ooooo.. ooo.. kul... u... du..du..hüp...dura...ğın..daaa "

- " Allah Allah! Okula ne gerek var peki? Siz şahane kekeliyorsunuz zaten? "...

Gönderen: Kerime BORANSOY

Çocuk İşte!  

Berber bir yandan tıraş ederken bir yandan da müşterisi iş adamıyla sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar;

 - " Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuğu bu! Bakın; dikkat edin şimdi... "

- " Ali, buraya gel! "  Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar. Berber bir elinde beş yüz bin lira, diğer elinde beş milyonluk bir banknot olduğu halde çocuğa sorar;

- " Hangisini istiyorsan alabilirsin? " Çocuk dalgın dalgın bir ona bir ötekine bakar ve sonunda beş yüz bin lirayı hızlıca berberin elinden alır. Berber işadamına dönerek güler;

- " Gördünüz mü? Size söylemiştim, her gün aynı şey ! " der. Tıraş bitince işadamı sokağa çıkarak az ileride kendi kendine oynayan Ali' nin yanına gider. Neden beş milyon lirayı değil de de beş yüz bin lirayı aldığını sorar;

" Bir beş yüz lira da siz verirseniz ve berbere de söylemeyeceğinize söz verirseniz anlatayım " der Ali. Çok meraklanan işadamı hem beş yüz bin lirayı hem de kesin sözünü verir. Ali anlatır;

- " Beş milyonu alırsam tüm kazancım o olur, oyun biter!... "

                                   Gönderen: Sibel ERÖZDEN

Sağlam Bir Mantık  

Harvard Üniversitesi'nin mezunlar derneğinin New York' ta bir şubesi varmış. Yüzlerce eski mezun öğlenleri gelip orada yemek yermiş. Günlerden bir gün Üniversite Rektörü, New York'a işi düştüğünde oraya yemek yemeye gelmiş. Tabii ki tanınmıyor. Kapıdan girmiş ve vestiyerdeki yaşlı zenciye şapkasını, paltosunu ve şemsiyesini uzatmış. Saygılı vestiyer memuru yaşlı zenci şapka, şemsiye ve paltoyu almış, bembeyaz dişlerini gösteren bir selam ve gülücük sarkıtarak, eşyaları kabul etmiş, ama hiçbir fiş, bilet makbuz vermemiş. Rektör şaşırmış ama bir şey dememiş. Nasıl olsa çıkarken bana yanlış giysileri verirler diye düşünmüş, O zaman da zaten buranın müdürü benimle beraber dışarıya gelecek olduğu için, onu ikaz ederim ve fiş sistemini başlatırlar yaklaşımına girmiş.
Gerçekten de mezunlar derneğinin müdürü onun yanına gelmiş, beraber yemek yemişler. Yemekten sonra da müdür rektörü kapıya kadar çıkartmış, kapıda vestiyere gelmişler, Rektör, yaşlı zencinin önüne dikilip malzemelerini istemiş. Zenci gene müthiş dişlerini gösteren gülücüğünü sarkıtarak vestiyerin arkasına geçmiş ve doğru şapka, doğru palto ve doğru şemsiyeyi getirerek Rektörün eline tutuşturmuş. Tabii Rektör fena halde bozulmuş. Çünkü doğru malzeme kendisine geri verilince itiraz senaryosu çalışmıyor, nutuk atılamıyor, müdür ikaz edilemiyormuş. Duruma bozulan rektör gene de kurcalamaya çalışmış;
- Bu şapka, şemsiye ve paltonun benim olduğunu nereden biliyorsunuz? diye sorarak hırçınlanmış. Zenci gene dişlerini ve saygılı selamını sarkıtarak;
- Bunların size ait olup olmadığını bilmiyorum efendim! demiş. İşte şimdi yakaladım! diye aşka gelen rektör derhal saldırmış:

- O zaman bunları neden bana verdiniz? Zenci bir kere daha gülücük ve diş dolu selamını saygı ile vererek yinelemiş.
- Çünkü onları bana siz vermiştiniz!
  Gönderen: Tuğçe BALCI

İsrailli Genel Müdür

Yeryüzündeki iki büyük bahçe malzemeleri firmasından İsrailli olanının Genel Müdürünü Türkiye' de ağırlamaktayız. Öğle yemeği yemek için tanınmış bir kebapçı seçildi. Bir taraftan bir çekince var. Ya beğenmezse? Yemekler beklenirken adam çok yolculuk yaptığını söylüyor. Masamızdaki yardımcı pozisyonunda bulunan genç hanım atılıyor;

- " O zaman siz bütün dünyadaki mutfakları tanırsınız? "

- " Tanırım ve hepsini çok severim. Çin mutfağı hariç! Orada aç kalıyorum ve görüşmeler de bu yüzden verimsiz geçiyor. "

- " Neden? " İsrailli Genel Müdür yüzünü buruşturuyor ve biz bunun söyleyeceğiyle ilgili olduğu kanısına varıyoruz;

- " Yürüyen her şeyi yiyorlar! " Sonradan anlıyoruz ki Genel Müdür' ün Türkiye' den sonraki durağı Çin!... Gön: Seçkin Kemal ERDEM

Avrupa Birliği Üyeleri  

Avrupa Birliği üyeleri yaşam kalitelerini üye olmayanlara anlatıp aydınlanmasını sağlamaktadır. Birinci kadın milletvekili örnek verir;

- " Örneğin ben eşime dedim ki, çamaşırları ben yıkamıyorum bundan sonra dedim. Birinci gün bir şey görmedim. İkinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün hem benimkileri, hem de kendisininkileri yıkıyordu. O günden beri yuvamız mutlulukla dolu.. "  Başka bir Avrupa ülkesi kadın milletvekili devam eder;

 " Örneğin ben de eşime dedim ki, bulaşıkları ben yıkamıyorum bundan sonra dedim. Birinci gün bir şey görmedim. İkinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün hem benimkileri, hem de kendisininkileri yıkıyordu. O günden beri yuvamız mutlulukla dolu.. "

Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkenin kadın milletvekili de heyecanla konuşmaya katılır;

- " Ben de dedim şekerim, ben de dedim. Bundan sonra yemekleri ben yapmıyorum dedim. Birinci gün bir şey görmedim. İkinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün flu da olsa bir şeyler görmeye başladım. O günden beri yuvamız mutlulukla dolu.. "

 Gönderen: Doktor Hâlis Refik AKBABA

Oktay Sekiz Yaşında  

Yaramaz Oktay annesine içlenir;

- " Teyzemin alerjisine çok üzülüyorum. Ne zaman gelse, perişan oluyor kadıncağız! "

 

- " Ne teyzesi, ne alerjisi oğlum? "

- " Kardeşin haset Necmiye, ne zaman kürk giyen birini görse hastalanıp titremeye başlıyor.  Gönderen: Doktor Hâlis Refik AKBABA

Nasrettin Hoca Handa

Hoca ve arkadaşı Ayaz, handa gecelemeye karar verirler. Gecenin bir yarısında Ayaz hocayı dürter;

- " Hocam uyudunuz mu? " 

- " Buyurunuz, bir şey mi var? "

- " Hayır, bir şey yok. biraz borç isteyecektim de.. "

- " Evet Ayaz, uyudum! "      Gönderen: Tamer ABA

Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığı sırasında vezirlerinden birisi ısrarla bu seferki ülkeyi sormaya başlamış. Selim, babacanca gülümsemiş;

- " Siz sır tutmayı bilir misiniz vezirim? "

- " Elbette devletlim "

- " İyi, ben de bilirim! "                                            Gönderen: Seçkin Kemal ERDEM

ADEM' den Kalan Miras

Adem artık büyümüş çoluk çocuğa karışma  vakti gelmiştir. O gün elma ağacını budamaya gittiğinde bir melek yanına yaklaşır;

- " Ademciğim, sana iki hediyem ve üç haberim var. İkisi iyi, diğerini de sen düşün artık nasıl olursa işte! "

- " Önce iyiyi söyle "

- " Tamam! Tanrım sana artık düşünebilmen ve çocuk sahibi olman için bir beyin verdi.."

- " İkincisi, iyi haber? "

- " Nasıl söylesem?.. Verdiği  diğer şeyi kullanarak birazdan burada olacak olan Havva ile elma toplarken, artık senin de sevecek küçük evlatların olacak.. Bu elma toplama sırasında gerekli olan çocuk yapmağa yarayan şey, sana aynı zamanda çok büyük

zevkler verecek Çok mutlu edecek seni ve karşındakini. "

- " Ee, diğer haber? "

-" Ama, asla ikisini aynı anda kullanamayacaksın! "         Gönderen: Hamiş HANİMİŞ

Oktay 47 yaşında

Ünlü star Oktay' a, çağın en seksi yıldızı ile aralarındaki ilişkiyi sorarlar;

- " İnanın, sadece arkadaşız. Aramızda hiç ama hiç bir şey yok... Çok şükür !..  "   Gönderen: Doktor Hâlis Refik AKBABA

Sıkı Kemer

Diktatör, bir akşam meyhaneden içeri girer. Bir sarhoşun yanına çökerek içmeye başlar.

- Böyle her gün üçmek için ne kadar kazanıyorsun sarhoş adam?

- Günde 100 lira.

- Peki, koşulları biraz ağırlaştırsak, vergiyi arttırıp ücretleri azaltsak? Kemerleri sıksak yani?

- Günde 300 lira.

- Daha da soksak?

- Günde 500 lira.

- Ne biçim iş oğlum bu? Köküne kadar sıksak bu kemerleri?

- O zaman günde 1200 liraya para demem!

- Şeytan mısın nesin sen be? Ne iş yapıyorsun bakayım sen?

- Mezarcıyım!...                                                                                       Gönderen: Tamer ABA

USTALIK BEDELİ 
Bir fabrikada imalat hattındaki çok önemli olan ana makinelerden biri arızalanınca fabrikadaki tüm üretim de durdu. Mevcut teknisyenler 
makineyi çalıştırmak için çok uğraştılar, ancak ne yaptılarsa nafile, bir türlü başaramadılar. Sonunda dışarıdan uzman çağırdılar. Uzman 
gelip makineyi inceledi.  Durumuna baktı. Sonra çantasından bir çekiç çıkardı. Elinde çekiçle makineye yaklaştı. Makinenin belli bir 
noktasına elindeki çekiçle dikkatlice sert bir vuruş yaptı. Makine hemen çalışmaya başladı ve hiçbir arıza olmamış gibi devam etti. 
Fabrika tekrar harekete geçti. Uzman fabrikadan ayrıldıktan iki gün sonra faturasını gönderdi :  Hizmet bedeli karşılığı 1.000 USD. F abrika 
müdürü bu faturaya çok kızdı. Tepesi attı ve bir çekiç darbesi için bin doları çok buldu. Uzmandan ayrıntılı fatura göndermesini istedi.  
Uzman, bir gün sonra aşağıdaki ayrıntılı faturayı gönderdi:  
Makineye cekiçle vurma bedeli.............. 1 $ 
Nereye vuracağını bilme bedeli........... 999 $ 
Toplam......................................... 1.000 $                                        Gönderen: Tamer ABA
 
SİYASET OKULU
Öğretmen anlatır:
" Öğrenme psikolojisinde, en akıllı yol, söylenilmek istenileni, gene, kendi  hasmına söyletebilmektir. Bunu yaparken de amaçlanan görüşü,
hasmın kendi  görüşü haline getirmek hünerini gösterebilmektir. Kısaca sonuca  ulaşıldığında, hasım, neyi nasıl yediğinin farkına bile 
varmamalıdır. Hikâyeye göre, bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek konusunda iddiaya 
tutuşurlar. Alman  önceliği alır, hardalı topak yapar ve köpeğin ensesinden tutarak  zorla ağzına tıkar... Hayvanın ağzı yandığı için hardalı 
yemez ve çıkarır. İtalyan hemen atılır, öyle olmaz der ve hardalı makarna şeklinde ufak  parçalar halinde bölerek, köpeğe yedirmeğe 
çalışırsa da, hayvanın ağzı  gene yandığından o da başaramaz. Fransız da, konuya kendi açısından yaklaşarak, hardalı önce sulandırıp,
sos olarak köpeğe yedirmek için uğraşırsa da, bu uygulama ile de bir sonuç  alamaz. Sıra İngiliz' e geldiğinde, İngiliz önce köpeği okşayarak 
yanına çeker, sırtını sıvazlar, sonra, hardalı topak yaparak hayvanın poposuna yapıştırır. Köpek  ardı yandıkça başlar hardalı yalamaya...
 Kısaca, canı yandıkça yalar,  yandıkça yalar ve sonuçta yalaya yalaya hardalı bitirir  "   Gönderen: Tamer ABA

                                                                                     Diğer bir ANEKDOT için

Bir Onceki Yapıt Teknik Aksaklık Bildiriniz Edebiyat Atölyesi Girisi Türkce veya Diğer Bir Dil Yanılgısını Bildiriniz Sözlük Telif Hakları Kanunu İmla Kılavuzu  Radyolu Dakikalar ODA AKDENİZ ODA EGE ODA MARMARA Enstitü Girisi Bir Sonraki Yapıt